Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
1
Vote up!
10/09/2016
10/09/2016
İsveç
İsveç
Stockholm
Yürüyerek
Stockholm

Gamla Stan

Helgeandsholmen Adası'nın sonuna geldik. Meleşir kuzular sesine geldik. Şöyle tasvir edeyim; iğne atsan yere düşmeyecek diye bir tabir vardır ya, burada durum böyle. Fotoğraf olayına biraz fazla kaptırdığımız için kaybolma ihtimalimiz an meselesi. Yani İlker'e bir şey olmaz da ben kaybolabilirim. Alır başımı giderim. Telefondan hotspot özelliğini açtı da kaybolursak oradan iletişim kuracağız artık. "35'li yaşlarda bir erkek çocuğu bulunmuştur" diye belediyeden anons yaptırmak istemem. Bu arada yurt dışına çıkarken ilk yaptığım şey sim kartı çıkarmak oluyor. Hem dönüşte şok fatura ile karşılaşmamak hem de telefonun şarjını dolu tutmak adına böyle bir yol tercih ediyorum. Bir güzel yanı da o hattı çıkarınca sadece istediklerin ile iletişim kurmam oluyor. Yirmi yıldır aynı hattı kullanınca işin özeti böyle. 

Gamla Stan'a girmeden önce hemen sol tarafındaki merdivenlerden çıkıp birkaç fotoğraf alalım istedik. Stockholm Kraliyet Sarayı'nın önündeyiz. Sarayın 1430 odası bulunuyormuş ve bunlardan sadece 660 tanesinde pencere varmış. Geriye kalıyor 770 karanlık oda. Mimari olarak da sütun ve kapıda yine aslan figürleri kullanılmış. Ayrıca sarayın kapısının önünde iki adet mecidi aslanı heykeli de mevcut. Aslan, her devlette olduğu gibi İsveç tarihi için de önemli bir figür.

Tarihten bağımsız olarak bir ekleme de ben yapayım. "Ayı" ismi çok meşhur ve kullanılıyor. Yani birine ayı derseniz dönüp size "Ne diyosun lan?" diye bakmıyor. Bizdeki "Aslanım benim beee, aslan gibi adamsın vs." şeklindeki hitap şeklini ayıya çevir.

Sarayı arkamıza alıp kuzey batıya baktığımızda ise birkaç saat önce içinden geçtiğimiz Riksdagshuset Parlamento Binası'nı görüyoruz. İçi seni dışı beni yakar bu binanın. Mimari yapılara ilgi duyan kişiler var ise Stockholm'de kesinlikle vakit geçirmekten sıkılmayacaklardır. Coğrafya çoğu zaman tarihten daha fazla ilgimi çekse de etkilenmediğimi söyleyemem. Yüzüklerin Efendisi okuyanlar/izleyenler cüce ırkının madencilik alanındaki yeteneğini bilir. Moria Madenleri geldi aklıma. Muhtemelen karanlıkta da güzeldir. Bina dediğin beton yığını ancak bu kadar güzel işlenebilir. Muazzam bir emek ve estetik var. Detaylar içinde kayboluyorsunuz. Tarihi yapılardaki matematiğe de ayrı hayranım.

Mimariye doyduktan sonra Gamla Stan'a nihayet giriyoruz. Gamla Stan, eski şehir anlamına geliyor. Dar ama samimi sokakları görünce direkt olarak Kaleiçi gözümde canlanıyor ve kendimi yabancı hissetmiyorum. Maraton koşacaklar da bir yandan son hazırlıklarını yapıyor.

Binaların renkleri sıcak. O an anladım ki İsveç sarısı diye bir renk var. Mesela alttaki fotoğrafta tam fotoğrafın ortasındaki sarı tonlar var ya, hah o İsveç sarısı benim gözümde. Pastel, sıcak, canlı sarı.

Eski şehir dedin mi o şehrin zemini Paris-Roubaix parkuru gibi olması lazım. Arnavut kaldırımsız eski şehir olunca sevemiyorum nedense. Mesela nev-i şahsına münhasır Mostar'da da arnavut kaldırımı yok ama parke taşı yerine yuvarlak kaygan taşlarla donatmışlar şehri. Orası çok farklı. Mostar'ı yürümek zor, yürüyüş sonrası da ayaklarınız ağrıyor biraz. Balkanlar turumu yazmaya başlayınca değineceğim. Biz bu parke taşların içinden Gamla Stan'a yol alırken hediyelik eşya dükkanlarında da hareketlilik söz konusuydu. Vitrine ekmek banarcasına yanaştığımı söylemeliyim. Şu aşağıdakiler ise benim asıl ilgi alanıma giren bira bardakları. İşlemeler Floki reisin elinden çıkmış gibi. Bu bardaklardan edinseydim alıp vitrine koyardım, içmezdim. Çünkü içtiğim biranın rengini görmek bana daha bir haz veriyor. Yine de bardaklarda gözüm kaldı.

Hani bir şeyi çok isteyip de şartlardan dolayı alamamak gibi bir durum vardır. İşte bu duyguyu yaşamak için bisiklet turuna çıkmanız gerekiyor. Bunların dışı toprak, içi sanırım seramik. Gerçi seramik de topraktan yapılıyor ya neyse. Birayı uzun süre soğuk tutuyor bu malzeme. Bisiklet üstünde gramın hesabını nasıl yaptığımı ilerleyen yazılarda göreceksiniz. 3+1 ev taşır gibi bisiklete her boku yüklemeyi sevmiyorum. "Atsaydın ya çantanın bir köşesine" demeyin. Öyle olmuyor o işler.

"Abi kilisenin önünde buluşalım" demek için ortalığa kilisedir, katedraldir serpiştirmişler bizdeki camiler gibi. Buraya ufak bir bilgi ekleyip kafa karıştırayım. 2010 yılında bir çeşit ruh, tanrı veya yaşam gücünün olduğuna inanmayanların oranı %35 imiş. Din burada da elden gidiyor anlaşılan. Aşağıdaki otelin arkasında Storkyrkan, Ana Kilise ya da Büyük Kilise yer alıyor.

Bir yandan fotoğraf çekmeye devam edip bir yandan sokakları dört dönerken muazzam güzellikteki bir telefon kulübesine rastladık. Kulübede ismi yazılı olan Risktelefon, İsveç'te 1853-1993 yılları arasında faaliyet göstermiş telekomünikasyon firması olan Televerket'in bir markası. Sonradan firmanın ismi Telegrafverket olarak değişmiş. Telegrafverket, mevcut telgraf ağını kullanarak/genişleterek İsveç'te ilk telefon ağını 1880 yılında açmış. Blogda SEO falan kastığım yok ama bu kadar gereksiz bilgiyi anlatmamın bir sebebi var. Aslında sadece "bu yazan da neyin nesi?" diye araştırmıştım.

Tainter, ahizeyi eline alarak konuşmaya başladı: "Bay Bell... Bay Bell... Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Az sonra Bell, 14. Cadde'de bulunan laboratuvarının penceresine geldi. Elinde şapkası vardı. Bir an durdu, sonra şapkasını sallamaya başladı.

İlk telefon görüşmesi 1880 yılında Washington'da yapılmış. O sırada İsveç'te de bu konuda gelişmeler oluyormuş. Yani biri bulmazsa bir diğeri bulacak durumları. Devr-i alemi izlemek yerine tarihte iz bırakmak istiyorsak gözü karartıp parayı Ar-Ge'ye gömmek lazım. İcat edilmemiş çok şey var, bir o kadar da hayal edilmemiş. Amerika, İsveç falan derken "Eee ama sen de bizi iyi gömdün" diyenler dolaptan bir kase yoğurt alıp yiyebilir. Yoğurdu biz bulduk.

Sonunda meydanlık bir yere geldiğimizi fark etmekle birlikte İsveç tanıtım fotoğraflarında sıkça yer alan Stortorget'te olduğumuzu anladım. Burası Gamla Stan'ın dar sokaklarında nefes alınabilecek, dinlenilebilecek yerlerden birisi. Bolca fotoğraf çektim. Gerçekten güzel yermiş.

İlker'in "Gel sana dondurma ısmarlayayım" sorusuna en kalbi duygularımla "evet" cevabı verdikten sonra meydandaki dondurma büfesinin yanına gittik. Yalnız "Çikolataya bandırayım mı, fıstığa da daldırayım mı?" gibi sualler olmaması bu kadar çikolata delisi bir ülke için beni ufak çapta hayal kırıklığına uğrattı. Çikolata, şeker olayı hakikaten çok mühim İsveç'te. En ufak markette bile hatırı sayılır bir şeker reyonu görmek olası. Nasıl anlatayım bilemiyorum ama haftada 1.5 kilo Konya şekeri, 2 kilo baklava, 300 adet bonibon (örnek verirken saçmalamak) falan tükettiğinizi düşünün. Çılgınlar gibi jelibon tüketiyorlar öyle böyle değil. Şeker dükkanları bizdeki baklava pastanelerin yerini almış bir anlamda. Warmshowers'a baksan vegan dolu ama...

Eyvallah dondurma tamam güzel ama çok pahalı. İsveç standartlarında bile pahalı. Çeşit bol.

Yalana yalana Stortorget'deki çeşmeye doğru gidip biraz bank sırası bekledikten sonra baktık kimse kalkmıyor, Nobel Müzesi'nin önündeki kaldırımlara çöreklendik. Bu arada Stortorget "ana meydan" anlamına geliyor. Kozpomolitin sözlük anlamı için meydanın ortasında durup 360 derece dönmeniz ve insanlara bakmanız yeterli. 

Nobel Edebiyat Ödülü'nün verildiği Nobel Müzesi meydanın kuzeye bakan tarafında yer almakta. Giriş ücretini merak edenler için hemen söyleyelim, 120 Kron yani yaklaşık 12 Euro. Müzenin ziyaret saatleri değişkenlik gösteriyor fakat en doğru bilgi için http://www.nobelmuseum.se/en/praktisk-info#opening-hours adresine bakmakta fayda var. 

Stortorget günün ilk mola yeriydi. Oldukça keyifli, bir o kadar da yorucu bir yürüyüş olduğunu belirtmem gerek. Enerjiyi toplayıp yola devam edelim dedik. Gerçekten gezerken insanın midesine bir şeyler girmesi lazım. Bisiklet üzerinde sürekli tıkınan bir insan olarak enerji kaybına tahammül edemiyorum, yürürken de öyle. 

Vücut şarjlarımızı fulleyip sokaklarda kaybolmaya devam ederken aralardan yükselen yukarıdaki yapı da Tyska Kyrkan, Alman Kilisesi. Yine mimari açıdan muazzam bir görünüme sahip.

"Avrupa'da yerlere çöp atmıyolar ya" geyiğine hiç girmeyeceğim fakat benim dikkatimi çeken başka bir nokta var. Kuralların olması ve uygulanması. Aslında kuralın uygulanması biraz fazla saçma bir söylem oldu. Daha çok otokontrol olarak tanımlayabiliriz, evet tam olarak kelime bu. Otokontrol olunca her şey düzgün gözüküyor. 

Gamla Stan'ın ara sokaklarını adımlarken gözüme girecek büyüklükte bir tabelaya rastlamadım. Kapının önüne çıkıp "Biyruunn" diye kolundan tutup içeri çeken yok. Akşamın 6'sında çöp kamyonu çarşıya dalmıyor (Beşiktaş'da dalıyor). Bir kova pis suyu dükkandan çıkarıp yola boşaltan da yok. Huzur var. 

Japon turistler gibi ufak adımlarla sokakları arşınlarken İlker'in bahsettiğine göre çok güzel fotoğraflar çekebileceğimiz bir yere yaklaşıyorduk. Abi zaten çok güzel fotoğraflar çekiyoruz. Ben insanları kadraja özellikle sokmuyorum, onlar giriyor. Günlük yaşamımda fotoğraf çekmek için çıktığımda 300 tane çektiysem 3-5 tanesini anca beğenirim fakat artık yeni yer görmekten midir bilemiyorum bu sefer oran çok yüksek oldu. Teknik detay da vereyim; Fotoğrafın kalitesi açısından pastel tonlar çok değerlidir. Keskin ışıktan ziyade yatay ışık daha homojen bir aydınlık sağlar. Gamla Stan da bu iş için cennet diyebilirim. Hem güneş alıp hem de güneş ışığını absorbe eden renkler ve yapılar görmek mümkün. Fotoğraf, balık avı gibidir. Genellikle sabah ve akşama doğru iş yapar. "Yok ben illa öğle saatlerinde fotoğraf çekeceğim" derseniz de böyle dar ve yüksek yapılarla kaplanmış yerleri tercih ediniz. Biraz fotoğraf bilginiz varsa burada kötü fotoğraf çekmeniz başarı olur.

Işık üzmelerinin çok güzel yansıdığı bir üç yol burası "Brända tomten". Her türlü açıdan fotoğrafını çekmiş olmamız yetmemiş gibi İlker'in "Abi dur objektifi değiştireyim" demesi üzerine biraz daha takıldık ama diğer objektif sıkıntı çıkardı. Otofokus ve ISO problem yarattı. Sonradan baktık ki fotoğrafların çoğu çöp olmuş. Ben telefonla çektiklerimden memnunum ama. 

Brända tomten'deki ağacın altında, banklarda ya da kafede bir şeyler içip dinlenmek güzel olabilir. Meydanda geniş geniş dinlendiğimiz için gerek kalmadı. Türkiye'de sıkça rastladığımız Çınaraltı Aile Çay Bahçesi'nin bir alt modeli gibi burası. Tam emekli yeri.

Yine bir kadraja dahil olan hanımefendi. 

Eski şehrin dükkanları vitrin konusunda çok başarılı. Alakasız olsanız bile gözünüz kayıp incelemeye başlıyorsunuz. Yukardaki Christmas konseptli vitrin gibi.

Aziz Yorgi ve Ejderha efsanesinde Yorgi'nin ejderhayı öldürüşünü tasvir eden "Saint George and the Dragon" heykeli de yolumuza çıkıyor. 

Heykelin hemen çaprazında eski zamanlardaki İsveç Halkının yaşamını tasvir eden bir heykel daha var. 

Ve İsveç sarısı tekrar kendisini gösteriyor. Evleri bile Ikea mobilyası gibi. Ya da Ikea, mobilya tasarlarken evlerden esinlenmiş. Köşeli hatlı, bulunduğu yere uyum sağlayan. İşlemeler haricinde dış cephelerdeki detaylar diktörtgen ve kare geometrisinde.

Mesai çıkışı arkadaşınla buluşup 2-3 bira içip eve döneceksin. Sokaklara bakınca ben bunu görüyorum.

"Aaa ne güzel yer lan burası" diyerek durduğumuz geçit Bredgränd. İskele tarafından fotoğrafı çektiğimiz yer olan Österlånggatan'a açılan sevimli bir geçit. O an "bred" ekmek olsa, "grand" de büyük anlamına gelse "Haa tamam o zaman kesin fırın burası" diye saçmaladığımızı hatırlıyorum.

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔

Henüz yorum yok

Bir yorum bırak