Hata mesajı

Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.

Efenim selamlar. Uzun süredir bir şeyler yazmadığımın farkındayım. Buraları çok boşladım. Özellikle tanımadığım birkaç kişiden bazı mesajlar aldım "Neden yazmıyorsun?" diye. Yalan yok, şu an bunun gazıyla yazıyorum. Gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki blogu okumaya başlayan okumaya devam ediyor. Okumayan ise hiç okumuyor. Geçenlerde anneme de sordum "Anne sen benim yazıları okuyor musun?" diyerekten. Aldığım cevap ise bir haber değerinin olmadığıydı. Yani bir Fox TV kadar olamadım. 

Hayat meseleleriyle haşır neşir olunca unuttuk yazmayı. Muhtemelen 5-6 yazı sonra bu bölümü bitirip Balkanları yazmaya başlayacağım. Onun da giriş yazılarını yazdım aslında ama bakalım artık, zaman...

En son nerede kaldığıma bakmak için birkaç yazı öncesine kadar göz attım. İyi ki de atmışım. Sayfayı boş bıraktık diye spam yorumlar doluşmuş içeri. Cinsel güçlendirici satanından doktoruna varıncaya 300 kadar spam yorum silmek zorunda kaldım. Akabinde orasını burasını düzeltip önlemini aldım da site yeni yeni kendine geldi. Bu dertlerle uğraşırken dayanamayıp tüm içerikleri kontrol ettim. Haliyle hafıza tazelendi. Kaldığımız yerden devam ediyoruz anlayacağınız. Yazıyla ilgili fotoğrafları kurcaladım. 307 adet fotoğraf çekmişim, çok fazla. Böyle olunca günü 3 parça halinde oldukça yavaş bir modda yazmaya karar verdim. Dünyanın en yavaş blogu adında bir yarışma olsa net olarak söylüyorum, madalya alırım. Turu bitireli 1 sene oldu olacak. Düşün artık.

Konuyu dağıtmadan karalamaya başlıyorum başımdan geçenleri. Bu üçlemede maceradan çok, yukarda da belirttiğim üzere fotoğraf ve gözlemlerime değineceğim. "Yahu diğer gezginler 3 ay gezip 1 sayfa yazıyor, sen gelmiş 1 günü 3'e bölüyorsun" diyeceksiniz. Doğru. Yazılarda şuraya işedim, şurada kustum şeklinde belirtiyorum bildiğiniz gibi. Onlar belirtmiyor. Yani "Mutlaka Venedik'i görmelisiniz, köşedeki pizzacıda 30 kişinin arkasında 2 saat sıra bekleyip bu harika pizzayı yemelisiniz" gibisinden tavsiye alacaksanız yallah diğer bloglara. Pizza lan alt tarafı. Starbucksvari yerlerde bunu yapanlar var ki hiç o konuya girmeyelim. Hadi bakim çayınızı kahvenizi ayarlayıp fotoğraflarda kaybolma zamanı. Dikkat: Bu üçleme görsel açıdan iç açıcıdır. Başlıyoruz.

Gece konakladığım yerin hemen arkası tren yolu olduğu için ses dolayısıyla birkaç kez kalktım. Lakin bölük pörçük uykuya alışkın olduğum için de "N'oluyo, nerdeyim ben?" diye hayatı sorgulamadım. Güzel uyudum. Zaten tren sesi, bizim bildiğimiz tren sesi ile tamamen alakasız. Çufçuflu ya da dat daaaattt'lı değil de yaklaşarak ivmelenen bir ses. Sabahki ruh halime bakınca gayet şaftımın kaydığı gibi bir izlenim olsa da öyle değil. Kendimi hem maratoncu kadar sakin, hem de 100 metre koşacak atlet kadar enerjik hissediyorum. Bir atraksiyona girişmeyeceğimi biliyorum ama yeni güne hazırım. Fotoğrafta neden 20 yaşından gün almış ergen gibi çıktığımı ben de bilmiyorum. Sabah mahmurluğu herhalde. Mahmur da nasıl bir kelimeyse, sadece "sabah" ile birlikte kullanılabiliyor.

Çadırdan çıkıp kafayı kaldırdığımda ise İskandinav mavisi adını verdiğim rengi gördüm. İsveç sarısını da uydurmuştum Stockholm yazılarında. Böyle bir renk muhtemelen literatürde yoktur ama çok güzel!

Coğrafi konumundan mıdır nedir kuzey bölgesinde saat farketmeksizin havadaki mavi rengin kontrast değerinin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Kış aylarında böyle olur mu bilemem. O mevsimde bulunsaydım bir yerimden İskandinav grisi ya da İskandinav siyahı gibi renkler sallayabilirdim. Fotoğraf ile ilgilenenler polarize filtrenin ne işe yaradığını bilir. Bu filtre yansımayı önler ve rengin kontrastını artırır. Bu sayede daha doygun fotoğraflar ortaya çıkar. İskandinavya'da filtreye gerek yok. Bizim buralardaki maviyle zerre alakası yok. Yani mavinin tonu 70'lerde çekilen vintage filmler ile aynı. Bizim nesil ne demek istediğimi anlayacaktır.

Sabah kalkınca spor yapan insan görmek, iyi bir Türk kahvaltısına eş değer zannımca. Sebepsiz sevinme kaynağı. Çadırdan ayrılıp elimi yüzümü yıkayıp ayılmak için plajdaki kabinlere doğru ilerledim. Gayet yavaş bir gün geçireceğimi bildiğim için yapacağım her işte uyuşuk davranıyorum ve bu acayip hoşuma gidiyor. Nasıl olsa tren macerasını bir gün önce atlattım. Karşı'ya (Danimarka) geçsem kafi. WC sonrası sahile gidip oturdum biraz. İlginç manzaralara şahit oldum.

Helsingborg'un emekli tayfası denize girmek için sahile bornozla geliyor. Saçma mı, mantıklı mı bilemedim. Bak ben dün şu şezlonglarda uyumayı planlıyordum. İyi ki öyle bir hata yapmamışım.

Ülkede bulunduğum süre içerisinde "deniz mi göl mü?" ikilemini ister istemez burada da yaşıyorum. Her ne kadar deniz olduğunu bilsem de arada hatlar karışabiliyor. Karşısı Danimarka, evet Üsküdar-Beşiktaş x2 gibi bir uzaklığı var.

Evladım derdin ne? Ülkeler arası gerilim mi yaratmak istiyorsun?

Konakladığım park çok temiz ve düzenli. Aklıma bir şeyler geliyor ama böyle güzel bir havada kimsenin siniri zıplamasın diye yutuyorum.

Tam karşıdaki ufak gri çadır ise benim malikhane. Tatilinizde evde oturup göt büyütmezseniz siz de böyle manzaralar görebilirsiniz.

Çadıra tekrar dönüp çantada atıştıracak bir şeyler ararken sizin için garip ama benim için artık bir klasik olan bira+çikolata konseptli kahvaltımı yaptım.

Yine şu lastik gibi uzayıp dişinin arasına kaçan, ağzını hareketlendirdiğinde zamk gibi damağını dağlayan çikolatalardan.

Günümü slow motion moduna aldığıma göre acele etmek için bir sebebim olmadığını biliyorum. Önceki gece 2 kez tavaf ettiğim Helsingborg'u bir kez de gündüz gezeyim derdiyle hafiften yol aldım. Bir yerim şişer sonra. Aslında sadece zaman olduğu için bu aktiviteyi yapıyorum. Normalde gündüzünü, gecesini ayrı ayrı görmekten zevk aldığım çok fazla yer yok. Aklıma ilk gelen Mostar. İlerleyen zamanlarda yazarız artık. 

Ortalığı derleyip toparladım ve her zaman yaptığım gibi eşyalarımı yürüyen evime yükledim. Bak bunu Transformers'da bile görmek imkansız. Onlar insan-taşıt halet-i ruhiyesine bürünürken, ben insan-taşıt-ev olabiliyorum.

Sakin şehrin sakin sokaklarında sakin insanları izleyerek, sakin arabaların yanından geçip sakin sakin dolaşmaya başladım. Dün de bahsetmiştim, çok huzurlu bir yer Helsingborg.

Dün kalmış olduğum Gröningen adlı sahil parkının kıyısından kuzeye doğru sürdüm. Yalnız parkın ismini daha yeni söylüyorum iyi mi.

TURDA 435. KM - Yol bitiminde bir heykel gözüme çarpınca biraz yaklaştım. Kimin heykeli olduğunu tahmin edebiliyordum ve görünce açıkçası çok sevindim. Tabi ki Henrik Larsson.

Ben bu adamın hastasıydım. Futbolu hayatının başında-sonunda Helsingborgs IF'de oynadığını biliyordum ama burada doğduğundan bihaberdim. Çocukluğumda İsveç'in 94' Dünya Kupası kadrosunun forvetleri o zamanlar benim için tanrı gibiydi. "Henrik Larsson, Tomas Brolin, Martin Dahlin" Böyle bir hücum hattına ne İsveç ne de Avrupa futbolu uzun bir süre daha sahip olamayacak. Zaten o dönem bitince tek tanrılı sisteme geçtiler. Maalesef İbrahimoviç dönemi de kapandı. Dolayısıyla İsveç'in yeniden futbol tanrılarına ihtiyacı var.

Hayatımda ilk kez para verip aldığım forma İsveç formasıdır. O zamanlar lisanslı ürün falan yoktu tabi. Pazarda görüp almıştım. Arkasında herhangi bir isim yazmıyordu. Mahallede cırtlak sarı dolaşıyordum. 1-2 kez giydikten sonra "Fenerli misin?" şeklinde sorulara maruz kalınca formayı yanlış hatırlamıyorsam çöpe atmıştım. İsveç formasıyla mahallede golüm bile olmadı. Çocukluk işte. 

Üstteki flamalardan LGBT gibi bir anlam çıkarmayın. Bir firmanın kullandığı renklerdi sanırım. Tüm sahil böyle. Firmanın lokasyonu da Helsingborg'da ama ne iş yaptıkları hakkında bir fikrim yok. Önünden geçmiştim, hatırlamıyorum.

Aylaklık yaparak gezme seansını bitirdim ve tekrardan dün gece gidip gelmekten yolunu aşındırdığım Drottninggatan'a çıktım. Şehre acayip yakışan bisiklet yoluna geçip sürmeye başladım.

Fakat Helsingborg Belediye Binası olan Rådhuset'i (The Town Hall) görünce bakmaktan kendimi alamadım. Çok güzel yapı. Aslında dün gece tren istasyonundan çıktığımda ilk dikkatimi çeken yapı bu idi ama bisikleti toparlama faslı, açlık ve konaklama derdiyle uğraşınca alıcı gözle bakmamışım demek ki. 

Tam karşısında da Büyük Kuzey Savaşı'nı yönetmiş olan Stockholm doğumlu İsveç'li general Magnus Stenbock. Yav bu adamların tarihinde elle tutulur bir savaşları yok ama militarist ikonlardan da vazgeçmiyorlar. Benim pek sevdiğim bir şey değil militarizm. Neyse tarih olarak değerlendirmek lazım. Zaten tarihi eser dediğin şey genellikle din ve siyasetten kalan eserler. Biz o konuda şanslıyız. Tiyatrosundan su kemerine, mağarasından yerleşim birimine kadar tarihi çeşitliliğe sahibiz. Coğrafya ve yaşayış biçiminin getirisi daha çok.

Biraz fotoğrafladım. Artık Helsinborg'dan ayrılmanın vakti de geldiğinine göre şu deniz taşıtları neredeymiş diye aramaya koyuldum. Aslında gemiler gidip geliyor, görüyorum ama gemilerin nereden kalktığını bulmam gerek. Bisikletle gördüğüm yere gitmeye çalışırken olduğum yerde döndüğümü fark ederek dünyanın en eski iletişim araçlarından birisi olan "iletişime geçmek" aklıma geldi. GPS'le, Polar'la falan uğraşmadan tipinden karakter analizi yaptığımda muhtemelen bir bilişim çalışanı olduğunu düşündüğüm bir erkeğe usulca sokulup merhaba dedim. Hehe:) Yok yok. Gidip adres sordum. Alternatiflerden bahsederek anlattı. Anlattı da anlattı. Sanırım 10 saniyelik soruma 2.5-3 dakikalık yanıt aldım. Normalde konuşmayan, sorunca susmayan İskandinav insanı yine beni yanıltmadı. Sanırım bizdeki vapur ve deniz otobüsü gibilerinden bir durum söz konusu. Olmuşken vapur olsun diyerek Scandlines'ı tercih ettim ve vapura doğru yöneldim. Vapur yazısı 2. Bölümde.

güneyegiderken kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Gezer, bisiklet sürer, araştırır, okur, kurcalar, bozar, çadırda uyur, balık tutar, bira içer, kedi sever