Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
0
Vote up!
Mesafe
Mesafe
6 km
Toplam Yükselme
Tırmanış
7 m
Zirve
5 m
Ortalama Hız
Hız
14.5 km
Maksimum Hız
Max. Hız
14.5 km
Toplam Süre
Pedal
24 dk
Mola Süresi
Mola
13 dk
Zorluk
Zorluk
1/10
Manzara
Manzara
8/10
Alınan Keyif
Keyif
8/10
17/09/2016
17/09/2016
İsveç
İsveç
Helsingborg
Bisiklet
Ocean Terminalen

Nerden Başlasam...

Efenim selamlar. Uzun süredir bir şeyler yazmadığımın farkındayım. Buraları çok boşladım. Umarım sadece boşlamışımdır diyeyim. "Buralar eskiden dutluktu" dersem işte o zaman fena. Özellikle tanımadığım birkaç kişiden bazı mesajlar aldım "Neden yazmıyorsun?" diye. Yalan yok, şu an bunun gazıyla yazıyorum. Gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki yazdıklarımı okumaya başlayan okumaya devam ediyor. Okumayan ise hiç okumuyor. Geçenlerde valide sultana da sordum "Anne sen benim yazıları okuyor musun?" diye. Aldığım cevap doğal olarak "hayır". Bir Fox TV kadar olamadık:)

Hayat meseleleriyle haşır neşir olunca konu her ne olursa olsun insan bir şeylere ara verince toparlamak için fazladan efor sarf etmesi gerekiyor. Bu nedenle yazdıklarımı en çok okuyan benim. "En son yazmıştım ben yaa?" soru cümlesini kaç kez kullandım bilmiyorum. Muhtemelen birkaç yazı sonra İskandinavya'yı bitirip diğer turları yazmaya başlayacağım. Her turun istatistiği, matematiği ve görseli elimde mevcut olduğu için durumlar kontrol altında. Yani madenin gizli kalan yerlerine gün gelecek ışık tutmayı başaracağım. İşte tam da bu yüzden "Dünyanın en yavaş yazı dizisi" sloganının hakkını verircesine yazıyorum adeta. Sloganı da sonradan buldum zaten. Buna rağmen takip etme dirayetinde bulunup takip edenlere sevgiler.

Sayfayı boş bırakmanın sorunları da oluyor haliyle. Spam yorumlar doluşmuş içeri. Cinsel güçlendirici satanından doktoruna varıncaya gereksiz yorum silmek zorunda kaldım. Akabinde orasını burasını düzeltip önlemini aldım da site yeniden kendine geldi. Bu dertlerle uğraşırken dayanamayıp tüm içerikleri kontrol ettim. Haliyle hafıza tazelendi. Kaldığımız yerden devam ediyoruz anlayacağınız. Yorum olayını da kapattım. Belki tamamen kapalı kalabilir. Şu an okumakta olduğunuz ve benim yazmakta olduğum "Bugün" ile ilgili fotoğrafları kurcaladım. 307 adet fotoğraf çekmişim, çok fazla. Böyle olunca günü 3 parça halinde oldukça yavaş bir modda yazmaya karar verdim. İlk olarak Helsingborg sabahı, ikinci yazı Kattegat ve son olarak Kopenhag'a varış olarak 3 bölümlük bir makalede derdimi anlatmaya çalışacağım.

Nasıl Anlatsam...

Başımdan geçenler sıradan gibi görünse de her deneyimin farklı bir tadı var. Bu üçleme maceradan çok göze hitap edecek gibi, yani umarım. "Yahu diğer gezginler 3 ay gezip 1 sayfa yazıyor, sen gelmiş 1 günü 3'e bölüyorsun" diyeceksiniz. Doğru. Yazılarda tanımadığım evlerin tuvaletlerine girmek, midemin kaldırmadığı besinleri çıkarmak, hastalık yüzünden cami avlusuna bebek bırakır gibi içemediğim 1 litrelik Jagermeister'ı çöp tenekesinin yanına koymak gibi çok da hoş olmayan şeylerden bahsediyorum. Onlar bahsetmiyor. Yani "Mutlaka Venedik'i görmelisiniz, köşedeki pizzacıda 30 kişinin arkasında 2 saat sıra bekleyip bu harika pizzayı yemelisiniz. O kadar lezzetli ki; çok acayip lezzetli adeta lezzet pınarı" gibisinden tavsiye alacaksanız burası yanlış yer sevgili okuyucu. Pizza lan alt tarafı. Hadi pizzayerel bir yiyecek olsun. Starbucksvari yerlerde bunu yapanlar var ki hiç o konuya girmeyelim. Hadi bakim çayınızı kahvenizi ve varsa buz gibi biranızı alıp geçin ekran karşısına. Dikkat: Bu üçleme görsel açıdan iç açıcıdır. Uzun geveleme sekansımı tamamladığıma göre başlıyoruz...

Gece konakladığım yerin hemen arkası tren yolu olduğu için ses dolayısıyla birkaç kez uyandım. Bölük pörçük uykuya alışkınım. Fakat "n'oluyo, nerdeyim ben?" diye bağırarak terler içerisinde hiç uyandığımı hatırlamam. Yalan yok, güzel uyudum. Zaten tren sesi, bizim bildiğimiz tren sesi ile tamamen alakasız. Çufçuflu ya da dat daaaattt'lı değil de yaklaşarak ivmelenen bir ses. Çocukluk aşkı gibi kalpten vuran değil; benzer normlardaki ilişkiyi 3. kez yaşarkenki rahatlık bir nevi. Trenin sesi yakından da uzaktan da hoş geliyor anlayacağınız. Davuldu di mi o? Neyse... Sabahki ruh halime bakınca gayet şaftımın kaydığı gibi bir izlenim olsa da öyle değil. Kendimi hem maraton koşacak kadar sakin, hem de 100 metre engellide engel tanımayacak kadar enerjik hissediyorum. Öyle bir atraksiyona girişmeyeceğimi biliyorum ama yeni güne hazırım. Sabah çektiğim fotoğrafta neden 20 yaşından gün almış ergen gibi çıktığımı ben de bilmiyorum. O yüzden siz de görmeyin diye koymadım. Sabah mahmurluğu herhalde. Mahmur da nasıl bir kelimeyse, sadece "sabah" ile birlikte kullanılabiliyor.

Çadırdan çıkıp kafayı kaldırdığımda ise İskandinav mavisi adını verdiğim rengi gördüm. İsveç sarısını da uydurmuştum Stockholm yazılarında. Böyle bir renk muhtemelen literatürde yoktur ama çok güzel!

Coğrafi konumundan mıdır nedir kuzey bölgesinde-kuzeye bakarken saat farketmeksizin havadaki mavi rengin kontrast değerinin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Kış aylarında böyle olmaz muhtemelen. O mevsimde bulunsaydım bir yerimden İskandinav grisi ya da İskandinav siyahı gibi renkler sallayabilirdim. Fotoğraf ile ilgilenenler polarize filtrenin ne işe yaradığını bilir. Bu filtre yansımayı önler ve rengin kontrastını artırır. Bu sayede daha doygun fotoğraflar ortaya çıkar. İskandinavya'da filtreye gerek yok. Bizim buralardaki maviyle zerre alakası yok. Yani mavinin tonu 70'lerde çekilen vintage filmler ile aynı. Dahil olduğum nesil ne demek istediğimi anlayacaktır. 

Sabah kalkınca spor yapan insan görmek iyi bir Türk kahvaltısına eş değer zannımca. Sebepsiz sevinme kaynağı. Çadırdan ayrılıp elimi yüzümü yıkayıp ayılmak için plajdaki kabinlere doğru ilerledim günün benim için ilk ışıklarıyla. Gayet yavaş bir gün geçireceğimi bildiğim için yapacağım her işte uyuşuk davranıyorum ve bu acayip hoşuma gidiyor. Nasıl olsa tren macerasını bir gün önce atlattım. Karşıya (Danimarka) geçsem kafi. WC sonrası sahile gidip oturdum biraz. İlginç manzaralara şahit oldum.

Helsingborg'un emekli tayfası denize girmek için sahile bornozla geliyor. Saçma mı, mantıklı mı bilemedim. Moda Sahili'ne sabah bornozla gelmek nasıl olur öyle düşünün artık. Üstteki şezlonglarda uyumayı planlıyordum. İyi ki öyle bir hata yapmamışım. Gece kontrolsüz bir soğuk vardır.

Ülkede bulunduğum süre içerisinde "deniz mi göl mü?" ikilemini ister istemez burada da yaşıyorum. Her ne kadar deniz olduğunu bilsem de arada hatlar karışabiliyor. Karşısı Danimarka, görüldüğü üzere Üsküdar-Beşiktaş x2 gibi bir uzaklığı var. Konakladığım park çok temiz ve düzenli. 

Tam karşıdaki ufak gri çadır ise benim malikhane. Sote diye tabir edeceğim bir konuma yerleştiğim belli oluyordur. Soğuktan korunmak için mis gibi termal alan. Hava uygun olmadığı sürece zirve diye nitelendirebileceğim yerlere çadır kurmam. Benim her alanı görmem önemli değil. Her alandan görünmemem daha önemli.

Çadıra tekrar dönüp çantada atıştıracak bir şeyler ararken normal insanlar için garip ama benim için artık bir klasik olan bira+çikolata konseptli kahvaltımı yaptım. Yine şu lastik gibi uzayıp dişinin arasına kaçan, ağzını hareketlendirdiğinde zamk gibi damağını dağlayan çikolatalardan.

Önceki gece 2 kez tavaf ettiğim Helsingborg'u bir kez de gündüz gezeyim diyerek hafiften yol alma vakti geldi. Zamanım var nasıl olsa. Yol üzeri de olduğuna göre gezmemek için bir neden yok. Normalde gündüzünü ve gecesini ayrı ayrı görmekten zevk aldığım çok fazla yer yok fakat bazı şehirlerin bu tabuyu yıktığını belirteyim. Mesela Mostar, mesela Kiev. İlerde yazarım. Velhasıl ortalığı derleyip toparladım ve her zaman yaptığım gibi eşyalarımı yürüyen evime yükledim. Bak bunu Transformers'da bile görmek imkansız. Onlar insan-taşıt olabilirken ben insan-taşıt-ev olabiliyorum. Bisiklet ile bütünleştiğinizi hissetttiğiniz anda kompakt hale geliyorsunuz.

Sakin şehrin sakin sokaklarında sakin insanları izleyerek, sakin arabaların yanından geçip sakince bisikletimle dolaşmaya başladım. Dün de bahsetmiştim, çok huzurlu bir yer Helsingborg. Dün geceyi geçirmiş olduğum Gröningen adlı sahil parkının kıyısından kuzeye doğru sürdüm. Yalnız parkın ismini daha yeni dile getiriyorum. Üstteki flamalardan LGBT gibi bir anlam çıkarmayın. Bir firmanın kullandığı renkler bunlar. Tüm sahil böyle. Firmanın lokasyonu da Helsingborg'da ama ne iş yaptıkları hakkında bir fikrim yok. Bilemiyorum artık.

TURDA 435. KM - Yol bitiminde bir heykel gözüme çarpınca biraz yaklaştım. Kimin heykeli olduğunu yaklaşırken tahmin edebiliyordum ve görünce açıkçası çok sevindim. Tabi ki Henrik Larsson.

Ben bu adamın hastasıydım. Futbolu hayatının başında-sonunda Helsingborgs IF'de oynadığını biliyordum ama burada doğduğundan haberim yoktu. Çocukluğumda İsveç'in 94' Dünya Kupası kadrosunun forvetleri o zamanlar benim için tanrı gibiydi. "Henrik Larsson, Tomas Brolin, Martin Dahlin" Böyle bir hücum hattına ne İsveç ne de Avrupa futbolu uzun bir süre daha sahip olamayacak zannımca. Zaten o dönem bitince tek tanrılı sisteme geçtiler. Tek tanrılı İbrahimoviç dönemi de kapandı. Dolayısıyla İsveç'in yeniden futbol tanrılarına ihtiyacı var.

Hayatımda ilk kez para verip aldığım forma da İsveç formasıdır. O zamanlar lisanslı ürün falan yoktu tabi. Mahallenin pazarında görüp birikmiş harçlıklarımla almıştım. Arkasında herhangi bir isim yazmıyordu. İlgi çeksin diye boyanmış cırtlak sarı civciv gibi dolaşıyordum sokaklarda. 1-2 kez giydikten sonra "Fenerli misin?" şeklinde sorulara maruz kalınca formayı yanlış hatırlamıyorsam çöpe atarak ortadan kaldırmıştım. O formayla mahallede golüm bile olmadı. Çocuktuk... 

Aylaklık yaparak gezme seansını bitirdim ve tekrardan dün gece gidip gelmekten yolunu aşındırdığım Drottninggatan'a çıktım. Şehre acayip yakışan bisiklet yoluna geçip sürmeye başladım. 

Helsingborg Belediye Binası olan Rådhuset'i (The Town Hall) görünce bakmaktan kendimi alamadım. Çok güzel yapı.

Aslında dün gece tren istasyonundan çıktığımda ilk dikkatimi çeken yapı bu idi ama bisikleti toparlama faslı, açlık ve konaklama derdiyle uğraşınca alıcı gözle bakma fırsatım olmadıysa demek.

Tam karşısında da Büyük Kuzey Savaşı'nı yönetmiş olan Stockholm doğumlu İsveç'li general Magnus Stenbock. Ya bu adamların tarihinde elle tutulur bir savaşları yok ama militarist ikonlardan da vazgeçemiyorlar. Benim pek sevdiğim bir şey değil militarizm. Tarih olarak değerlendirmek lazım. Zaten tarihi eser dediğin şey genellikle din ve siyasetten kalan eserler. Biz o konuda şanslıyız. Tiyatrosundan su kemerine, mağarasından yerleşim birimine kadar tarihi çeşitliliğe sahibiz. Coğrafya ve yaşayış biçiminin getirisi daha çok ilgimi çekiyor. 

Stenbock ile ilgilenip biraz fotoğrafladıktan sonra Helsinborg'dan ayrılmanın vakti geldi. Şu deniz taşıtları neredeymiş diye aramaya koyuldum. Uzaktan gemiler gidip geliyor, görüyorum ama gemilerin nereden kalktığını bulmam gerek.

Bisikletle gördüğüm yere gitmeye çalışırken olduğum yerde döndüğümü fark ederek dünyanın en eski soru-iletişim araçlarından birisi olan "Birader nasıl gidebiliriz karşıya? Bir yardımsı olsan" sözleri aklıma geldi. GPS'le, Polar'la falan uğraşmadan tipinden karakter analizi yaptığımda muhtemelen IT sektöründe çalıştığını düşündüğüm bir erkeğe usulca sokulup merhaba dedim. Hehe:) Yok yok. Yalnızca adres sordum. Alternatiflerden bahsederek anlattı. Uzun uzun anlattı. Sanırım 10 saniyelik soruma 2.5-3 dakikalık yanıt aldım. Normalde konuşmayan, sorunca susmayan İskandinav insanı yine beni yanıltmadı. Sanırım bizdeki vapur ve deniz otobüsü gibilerinden bir durum söz konusu. Olmuşken vapur olsun, namımız yürüsün diyerek Scandlines'ı tercih ettim ve vapura doğru yöneldim. Vapur yazısı 2. Bölüm'de.

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔ Kafkasya ⏳ Kırgızistan ⏳