Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
1
Vote up!
Mesafe
Mesafe
104.7 km
Toplam Yükselme
Tırmanış
885 m
Zirve
59 m
Ortalama Hız
Ort. Hız
17.2 km
Maksimum Hız
Max. Hız
43.9 km
Toplam Süre
Pedal
6 sa 4 dk
Mola Süresi
Mola
3 sa 57 dk
Zorluk
Zorluk
8/10
Manzara
Manzara
8/10
Alınan Keyif
Keyif
4/10
11/09/2016
11/09/2016
İsveç
İsveç
Stockholm
Bisiklet
Nyköping

Esiyor...

Pazar sabahı erkenden uyandım. Hayatımda Pazar sabahları beni uyandırabilen birkaç şey var. Birisi balık avı, diğeri de malumunuz bisiklet. İkincisini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Gerçi bu söylediğime artık inanasım gelmiyor. O kadar miskinim ki, son zamanlarda yaptığım turlarda saat 10'dan önce hareket edebilirsem büyük bir iş başarmış gibi hissediyorum. Tecrübe kaynaklı bir rahatlık da denilebilir. "Erken kalkan yol alır" tam olarak yapmam gerekenleri bana hatırlatan bir deyim.

Bisikletin kurulumunu geceden yaptığım için yorgun da olsam kafam rahat. Stockholm'deki ilk durağımdan ayrılıyorum artık. Bilmediğim ülkenin bilmediğim yollarında başımın çaresine bakmam gerekse de keşfetme duygusu o kadar ağır basıyor ki. Aklımda hayal ettiğim coğrafya ile karşılaşacak mıyım sorusu hep vardır. Aynı zamanda cevabın olumlu ya da olumsuz olması umrumda değildir. Ben soruyu merak ediyorum. Bilinmezliğin verdiği hissiyat çok acayip. Seyahat etmeden önce internetin altını üstüne getirip araştırma yaparken kendini kaybedenler var. Tercihler görecelidir fakat bu duruma benim aklım bir türlü ermiyor. Her şeyi keşfedip öğrendikten sonra "gitmek" kelimesi anlamını yitiriyor. Deneyimlemenin farklı olduğu konusuna tabii ki katılıyorum fakat "Ben bunu biliyordum" cümlesini biraz fazla dile getiriyorsanız bence sorun var. Bu konuda biraz fazla titizim. Heyecanım kaybolmasın diye gideceğim yerin fotoğrafına dahi bakmaya çekiniyorum. "Peki sen hiç mi merak etmiyorsun?" diye sorular gelebilir. Ben tek merak ettiğim şey yolun durumu. En fazla baktığım yer ise Google Earth. Orada bir adet 3D adam var ve çok severim kendisini. Atıyorum haritanın üzerine, yola meteor düşmüş mü kontrol ediyorum. Lastik, ekipman vb. ihtiyaçlarımı tahminen karşılayabilmem için yol durumunu bilmem önemli.

Sanki tek değil de iki farklı insan gibi planlıyorum turun öncesini ve tur anını. Bir de böyle büyük işlere girişince plana sadakat fazlasıyla ütopik olabiliyor. O plan ne kadar kesin kurallar içerirse maalesef patlama riski de o kadar yüksek. Seyahat anında planların %100 tutmayacağını bilerek yola çıkmak hayal kırıklıklarını azaltacaktır. Mutlu olmak isteyen %70'lere çekip keyfine bakabilir. Detaylarda kaybolmamak gerek. Daha da ileri gidersek bazen planlarım bozulsun bile istiyorum. Yani A noktasından B noktasına herhangi bir aksiyon yaşamadan gitmiş olursam sadece yol yapmış olurum. O arada birileriyle tanışıp farklı bir gün geçirmek daha keyifli olabilir. Oluyor da. Aksilikler planı bozmaz, sadece değiştirir. Bir yer, bir kişi ya da bir şey; bir yerde bir gün daha fazla kalmana ya da bir gün önce "yeter bu kadar" diyerek ayrılmana neden olabilir. Bu yazının özelinde ve hatta turun genelinde tutmayan planlar var. Tutmadığı için beni etkiledi mi? Hayır. Yola karşı çıkarsan yol sana engeller sunmaktan asla vazgeçmez. Hırs sadece kişiyi tatmin eder. İnsan, hırslarını başka yerlere saklamalı. Özet olarak plan programımı yapıp gelişine vuruyorum maceranın.

Bol krepli kahvaltı sonrası plaktan "Stairway to Heaven" kulakların pasını aldı. Dün aldığımız taze plaklardan bunlar. Son çaylar içildi ve kapının önüne çıkıldı. Ev ahalisine teşekkür ettim. Kısıtlı zamana çok şey sığdırdılar. İlker yordu beni İlker. Stockholm'ü gezelim derken harita kadastrocuya döndük yemin ediyorum. Gamla Stan haritası çizebilecek kapasiteye eriştim. Şaka bir yana en uygun hava şartlarında Stockholm'ü de aradan çıkarmış oldum. Tekrar dönmek umuduyla.

Başlıyoruz efenim. Aslında bisiklet süresim de yok ama o his pedal çevirmeye başlayınca aniden ortadan kayboluyor. Hava biraz mızmız. Beni anılardan anılara sürükleyecek yürüyen evim aşağıda mevcut.

Yollar o kadar birbirine benziyor ki annesini kaybetmiş ördek gibi etrafa bakınıyorum ilk başta. Bir yandan da Polar'a göz atıyorum "Ne yapalım, nereye gidelim?" diye soruyorum. Kendimden daha fazla güvendiğim bir cihaz. Tur planımı yaparken Stockholm-Kopenhag arası oluşturduğum rotayı yükleyip içerisine atmıştım bu GPS destekli arkadaşın. İşte tüm bu yolculuk Polar'ın içerisinde saklı. O ne derse oraya gidiyoruz, o ne isterse onu yapıyoruz. Rotadan çıksam da yola getiriyor beni. Ayrıca ikide bir "Ro-ta Bulun-du" diye kulak tırmalayan abla sesi de yok bunda.

TURDA 10. KM

Yolumu suya göre belirlemeye alışkın bir insan olarak göl, deniz vs. çıksa da nerede olduğuma baksam düşünceleri arasında Albysjön Gölü'nün kıyısına geldim. Önemli bir gölmüş gibi algılanmasın. Baltık Denizi'nin İsveç'in derinliklerinde sonlandığı binlerce su birikintisinden birisi nihayetinde. Hava esmeye başladı, merhaba rüzgar.

Memlekette kanal bol dediğim gibi. Dolayısıyla irili ufaklı bir çok köprü de bu kanalların üzerinden geçiyor. Fotoğrafı çektiğim yeşilliğin arkasında yol var. Yaya ve bisikletlilerin ulaşımı için ise köprünün yamacından dolaşan bir ahşap köprü. Tahmin edildiği üzere herhangi bir yerde yol varsa bisiklet yolu da oluyor. Lönk diye biten bisiklet yoluna pek rastlamadım. Yolculuğun keyif kat sayısını arttırmak önemli. Bir acelem olmadığını düşündüğüm için parktır, dere kenarıdır gördüm mü kıyısından geçmeye özen gösteriyorum. Aslında İsveç şartlarında park dedikleri yeşil alan benim gözümde ufak çaplı bir ormana tekabül ediyor. Bisiklet yolunu takip ederken önüme "bisiklet köprüsü" çıkıyor ve ben gerçekten bisiklet için yapıp yapmadıklarını düşünerek umutsuz hayallere dalıyorum. Söylemesi bile ilginç. Bildiğin kavşağın üzerinde bisikletlerin ulaşımı için yapılmış bir köprü var köprü ile altındaki yol tamamen farklı yönlere gidiyor. Bir fikir edinemeyince köprüden bir şekilde inip yola geçtim artık. Şehirden ayrılana kadar yer-yön bulmak çoğu zaman sevimsiz olabiliyor. Bildiğin yol olsa bile.

Ana yola çıkıp hız kazanmak istiyorum. Hedefte 165 km yol var. İsveç kağıt gibi düz bir ülke. Bu nedenle biraz konsantre olursam yaparım herhalde diye düşündüğümden mesafeyi uzun tuttum. Ayrıca ilerki günlerde ortaya çıkabilecek aksilikleri de bertaraf etmek için enerji yerindeyken hareket etmek lazım. Bundan bir önceki turum olan Balkan turunda Saraybosna-Mostar arasında ine çıka 140 km yaptım. İlk planda bunu da rahatça yapabileceğimi düşünüyorum. Fabrikaların bulunduğu bir alana geldikten sonra benim Polar'daki yol bitiyor. Yolun bittiğini "kazan adam" tabelasından anlıyorum. Ben de altımda nasıl olsa bisiklet var diye ağaçların arasına doğru kıvrılan yola giriyorum. 200 metre kadar gittikten sonra İsveç'te olduğum aklıma geliyor. Tabela varsa ve sana "Girme!" diyorsa vardır bir bildiği. Yol yarılmış bildiğin. Musa'nın Kızıldeniz'i ikiye yarması gibi yolun ortasında 3-4 metrelik çukur bulunuyor ve geçecek yer yok. Kazan adam tabelasındaki kazan adam gerçekten işini iyi yapmış. 200 metre için neden hesap yapıyorsam artık. Dönüp insan gibi E5'imsi ama tam da E5'e benzemeyen yola çıkıyorum ve atımı batıya sürüyorum. Yol, otoban ile yakınlaşıyor, uzaklaşıyor, sonra tekrar yakınlaşıyor. Bir gözüm de Polar'da.

Göl mü, deniz mi anlayamadığım ama hayran hayran baktığım maviliklerinin yakınından Södertälje yol ayrımına geldiğimde hafiften acıkma hissi beliriyor. Denizin kıyısında, doğada yediğin yemeğin tadı bir başka oluyor ya, o durumlar işte.

Serap'ın İsveç köfteleri (Menüye koysan yok satar bu isimle) aklıma geliyor ve çıkarıp afiyetle yiyorum. Poğaça da var.

TURDA 32. KM

Södertälje'in içine girince sonbaharın güzelliği kendisini belli ediyor.

Rosenborgskolan, Södertälje'de bulunan, spor ve müzik eğitimine dayalı bir devlet okulu. "Ne güzel bina ya" diye durup fotoğrafladım aslında. İlk bakışta okul olduğunu da düşünmedim. Estetik, mimari ve doğayı düzgün harmanlayanlar betonu sanat eserine çevirebiliyor demek ki. Biraz araştırma yaptığımda okulun 800'e yakın öğrencisi ,100 üzeri personeli bulunduğu bilgisine ulaştım. Personel sayısı dikkatinizi çekmiştir. Bu sayı sadece öğretmen ve hizmetliden ibaret değil. Daha doğrusu hizmetli sayısı zaten yok denecek kadar az. Çocukların o yaşlarda sorumluluk alabilmesi için okulun ufak tefek işlerini öğrenciler yapıyor. 100 küsür personelin bir kısmını psikolog, sosyal pedagog gibi meslek gruplarından insanlar oluşturuyor. Bizde de 10 yaşına gelmiş oğluna hala anası yemek yediriyor. 

Normalde ilk gün şehir içi yolları çok kullanmayacaktım fakat Norrköping tarafına gidebilmem için başka bir alternatif yok. Şehrin tam ortasından geçen nehri de aştık bakalım.

Sarıkız minik buzağıyı sütten keserken ben de kapitalizmin kurbanı olmuş ikiliyi kadrajıma dahil ediyorum. Reklamları dinlediniz.

Rüzgarın etkilediği sürüş performansım moralimi biraz bozsa da şu manzaraya karşı bisiklet sürmek gerçekten acayip bir his. Fotoğraflarda görüldüğü gibi yeşilin yeşil, mavinin maviye benzediği tonlara şahit oldum.

Yol boyunca sağlı sollu geniş arazili evler bulunuyor. Bu kadar çok at çiftliği olan bir ülke daha var mıdır bilemiyorum ama bu sene iyi at yapmışa benziyor. Bu arada sayfa bana ait olduğu için zaman zaman iğrenç espriler yapabilirim:) Tarayıcı ayarlarınız ile oynamayınız.

Taşrada bulunan evlerin neden kırmızı olduğu konusunda bir bilgim olmasa da fikrim var. Ağacın rengi ahşap malzemeye geçmiş olabilir. Zaten internette araştırınca da moda-dekorasyondan öteye gitmiyor konu. Ya da ben ev hanımlarının takıldığı forumlarda geziyor olabilirim. İsveç anayasasında "Evleri kırmızı yapın la!" diye bir kanun da olabilir. Bir tasarımcı gözüyle kontrast değeri yüksek renklerin arasına pastel tonların çok yakıştığını düşünüyorum. Aynı düşüncem kış mevsimi için de geçerli.

TURDA 63. KM

Stoooopppp!!!! Rüzgar daha fazla sürmeme izin vermiyor. "Beni bırakıp gitme Altan" diyor. Üstümdeki kapüşonlu zımbırtı zaten bildiğin paraşüt. Çıkarınca da öyle lanet bir rüzgar var ki güneş kaybolduğu anda donuyorsun. Yoruldum diyemem ama sıkıldım. Gerçekten sıkıldım. Ayrıca tırmanmayı seven bir insan olarak 50 metreyi aşamamış olmak benim değil ülkenin ayıbı. İnsan bir dağ, tepe serpiştirir etrafa. Düz. Dümdüz.

Aracı park edip yere matı serdim. Bir saat kadar yattım burada. Zaten burnum akıyor, salya sümük sürüyorum. Bir de rüzgarla uğraşmak hiç işime gelmedi. Yolda yatmak en sevdiğim tur aktivitelerinden birisi. Canım o anda sürmek istemiyor mu? Pat diye durur yatarım. Keyfimden ödün veremem. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde başıma ilginç şeyler de gelmedi değil bu konu ile ilgili. Öldü sanıp yanıma gelen oldu lan. Ben artık canlı olduğumu kanıtlamak için yakında insan ya da araba sesi duyarsam ayağımı falan sallıyorum korkmasınlar diye. Özellikle de keyifliymiş gibi sallıyorum ki canlıymış deyip ayrılsınlar mümkünse.

Dün akşamdan kalan Sleepy Bulldog'u halledip yola koyuldum. Lager falan olsa tamam ama sıcak pale ale nanay. Olmuyor. Soğuk olacak o bira!

Yavaş yavaş ülkeyi tanımaya başlıyorum. Az değil, 65 km'dir yoldayım nihayetinde ve gözüme çarpan bir durum var. Bizde 5 km'de bir benzinlik olur. Hah bu durum İsveç'te yok işte. Bilmediğiniz bir yeri hızlı ve iyi gözlemlemek istiyorsanız şehir+şehir çıkışı+şehir dışı toplamını bisiklet ile tek bir sürüşe sığdırın. 65 km'de dünya kadar fikriniz olacaktır. Benzinlikler bisiklet turuna çıkmış kişilerin en sevdiği işletmelerdir. Biraz düşününce bolca neden bulunabilir. Yoldayken arada sırada bir şeyler kemirmek benim için yeterli aslında. Yemekten çok sıvı ihtiyacım oluyor. Yine de abur cubura hayır diyemem. Acil durum çikolatası da mutlaka olmalı çantanın bir köşesinde. Benzinlik bir tarafa, marketten zaten ümidimi kesin olarak kesmiş haldeyim. Çünkü sağa bakıyorsun tarla, sola bakıyorsun orman. Bir de tabela yok. "1 km ilerde market var, koş!" gibi tabeladan bahsetmiyorum. Marketin önündeki, üstündeki yani market olduğunu belli eden tabela. Tamam abicim İskandinavsınız, tasarım anlamında minimal dimağlarsınız biliyoruz ama standartlar silsilesi bir yere kadar. İhtiyaç halinde camı kırdırtmayın adama.

Vagnhärad'a geldim. LOTR sevenler "Harad" kelimesini bilir. Gondor'un güneydoğusundaki yarı çölleşmiş büyük bir bölgeye verilen ad bu. Bulunduğum yerde in cin top oynadığı için isim buraya cuk oturmuş. Neden sonra benzinlik bulunca acayip sevinerek market olduğunu düşündüğüm yere girdim Vagnhärad'da. Ama girerken "Milletin evine girmesek bari" diye de tırstım çünkü dediğim gibi tabela falan yok ortalıkta. İçerde iki güzel ablamız var. "Haygörls" diyerek selamımı kendilerine ilettim. Suratından soğuk terler akan, nefes nefese, üşümüş ve salya sümük bir adam, yokluğun ortasındaki markete giriyor. Haliyle anlam veremeyerek şaşkın şaşkın baktılar, üstüne de kıkırdadılar. Nerden gelip nereye gittiğimi anlattım. "Haaaa" dediler, sonra "Ooooo" dediler. Ben de "Yaaaa" dedim. Onlar da "Hmmmm" dediler. İletişim bu kadar basit. Mataralardaki suları da bir güzel doldurdular hanım kızlar. Musluk suyu. Aynısını dolaptan alırsan çok Türk Lirası.

Sättersta yakınlarında rüzgarla savaş halindeyim. Aslında eski sitede bu rüzgarın, bisiklet süremeyişimin vs. videoları vardı fakat artık sadece yazma kararı aldığım için ne var ne yoksa kaldırdım. Başa çıkamıyorum ve asıl yapmak istediğim işten (yazmaktan) uzaklaşıyorum. Üstteki fotoğraf devasa bir at çiftliğine ait. O kadar sığdırmak için de büyük olması gerekiyor zaten.

Bulutlar güneşin önünü kapatınca üstümü giyiniyorum, güneş ortaya çıkınca tişörtle takılıyorum. Ne değerliymiş güneşiniz? Başa çıkamayınca isyan edip fırlattım üstümdekini, kaldım tişörtle. Dengesiz havaya göre kendime ayar vermekten deli oldum gün boyu. Artık biraz zorlama zamanı geldi. Maksat ısınmak. Yoksa giy-çıkar yapa yapa yol bitmeyecek. Bu rüzgar da dinmeyecek.

Saman balyaları da aynı dertten muzdarip. Donmasınlar diye sarmışlar. Tabi bir yandan da bulutların birbirleriyle şakalaşma seansı devam ediyor gökte. Ben kariyerim boyunca (bak bak havalara bak) bu kadar havayı izlediğim başka bir gün hatırlamıyorum. İşi gücü bırakıp kahve elde, göl kenarında iskemleye kurulup semayı izlemek daha mantıklı bir iş sanırım. Rüzgara karşı koymaya çalışan martı gibi hissediyorum kendimi. Ah Jonathan!

TURDA 98. KM

Sağ tarafımda oldukça değerli olan huş ağaçları var. Mobilya yapımında kullanılan bir ağaç türü. The Long Dark oynayanlar bu ağacı yakından tanıyordur diye düşünüyorum. Ağacın yavrularını kurutarak oyunda ok imal edebiliyorsunuz. Survival tarzı oyunlara ilgi duyanlar kesinlikle göz atmalı. 8 yaşındaki yeğenim İrem'in oyuna verdiği isim "Hayatta Kalmacılık". Evin kapısından girer girmez hayatta kalmacılık aşağı, hayatta kalmacılık yukarı onun için.

Nyköping'e 10 km kadar bir yolum kaldı ve hızımı düşürmeye başladım. Yol tabelasını görünce rahatladım. Yaklaşık bir saat sonra hava kararacak ve çadırı kurmak için uygun yer bulmam gerekiyor.

Sakin bir şekilde şehir merkezine doğru seyrederken önümdeki aracın arkasından yola zıplayan bir geyik gördüm. Sol tarafımda oldukça geniş bir arazi var. Çayır çimen demeden gidiyor. İlk kez doğal ortamında geyik görmenin verdiği heyecanla bu güzel yaratığı takip ederken 15 dakika içerisinde gördüğüm geyik sayısı toplamda 7 oldu. Araziyi mesken tutmuşlar. Otların içine saklanıp kafayı kaldırarak bana baktılar bir süre. Bu kadar uzaktan göz temasını kurabilmek ilginç. Ürkek ve bir o kadar dikkatliler. Yani 800 metreden "Aranızdan birisi gelsin, bişi konuşçaz" diye seslensem anında ormanda kaybolacaklar. Gezen geyik bunlar:) Bu arada hemen belirteyim; İsveç'in en büyük trafik sorunu geyik. Yılda 6000 kaza oluyormuş bu yüzden. İstanbul kedisi gibi her yerden çıkıyorlar. Üstteki fotoğrafta bir tanesi ayakta olmak üzere 3 geyik var yan yana.

TURDA 105. KM

Bu kadar geyik yeter deyip şu fotoğraftan bir 7-8 km sonra "Nyköping'e Hoşgeldiniz" tabelasının altından geçip şehrin girişinde ormanlık alanın yamacına yerleştim. Çadırımı hızlı bir şekilde kurup dinlenmeye geçtim. Hem hava kararıyor, hem de soğuyor yavaştan. Ormanlık dediysem şehir içi ormanlık.

Burnumu silmekten kızardı artık. Muz yiyorum bir yandan. Hapşırıyorum, gözüm sulanıyor. Gözyaşlarım muza düşüyor. Muz yemeye devam ediyorum. Bir yandan da Jager'den birkaç yudum alıp gülüyorum bugünü düşünerek. Spotify'dan müzik dinleyip fiziksel yorgunluğumun yanına zihinsel yorgunluğu da eklemeye çalışıyorum. Müzik dinlemek için ikinci bir telefon var yanımda. Böyle durumlar için ideal. Yoksa şarj dayanmıyor.

Yavaş yavaş sütümü içip uykuya dalma zamanım geldi. Ertesi gün erkenden kalkıp yola devam. Ama aklımda tek bir şey var "Rüzgar".

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔ Kafkasya ⏳ Kırgızistan ⏳

2Yorumlar

  1. avatar

    Evlerin rengi ucuz ve bol bulunan, curumeye karsi tahta malzemeyi koruyan, iyi yalitim saglayan, bakir icerikli boyadan geliyor. Falun bolgesinde bulunan bakir madenlerinden geldigi icin adi da falu kirmizisymis. Zaten detayi asagida
    https://en.wikipedia.org/wiki/Falu_red

  2. avatar

    Jönköping yakınlarında kışa hazırlık için ev boyayanları görmüştüm. Selamlaştık ama acelem olduğu için duramadım malesef. Yanlarına gitsem kesin sorardım. Bilgi için teşekkürler.

Bir yorum bırak