Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
1
Vote up!
Mesafe
Mesafe
78 km
Toplam Yükselme
Tırmanış
351 m
Zirve
145 m
Ortalama Hız
Ort. Hız
20.1 km
Maksimum Hız
Max. Hız
47.9 km
Toplam Süre
Pedal
3 sa 53 dk
Mola Süresi
Mola
3 sa 45 dk
Zorluk
Zorluk
4/10
Manzara
Manzara
8/10
Alınan Keyif
Keyif
4/10
14/09/2016
14/09/2016
İsveç
İsveç
Borensberg
Bisiklet
Ödeshög

Telaşa Mahal Yok

Alarm derdim olmadığı için yine çadırın üzerine düşen güneşle uyandım. Akşam saatlerinde içtiğim su hatırlayacağınız üzere midemi alt üst etti. Oysa tüm gün Göta Kanal'ın suyunu öve öve bitirememiştim. Bir işe yaramamış demek ki. Mide boşalınca haliyle rahatlamış olsam da huzursuzluk ve ağızda oluşan tatsızlık hafiften devam ediyor. Buna rağmen nefes aldığımda oksijenin vücudumdaki tüm organlara ulaştığını belirtmem lazım. Standart bir İstanbul insanını 24 saat burada beklet ve oksijenden nasıl sarhoş olduğunu gör. O kadar temiz. Susuzluk enerji kaybı yaratıyor. Çay demleyerek bu duruma son vermek istiyorum. Yolun ilk çayı olacak. O garip sudan tekrar içebilmem için kaynatmam lazım.

"İçmem suyundan içmem, Motala Ström'den geçmem" türküsünü mırıldanarak çantamdaki muzu kapıp dün akşam kıyısından gördüğüm güzelliğin içerisine tekrar yürüyorum. Kenarında dev sivrisineklerin zıpladığı doğa harikası Motala Ström. Böyle deredir, göldür falan girmeyi hiç sevmem ama suya atlayasım gelmedi değil. Suya değil ama seyre daldım diyebilirim. Uykudan kalkmış bedenimden sonra zihnimi de yenileyip nehir kenarında biraz zaman geçirdikten sonra kıyısından ayrıldım.

Yatay ışığın gözünü seveyim. Hem dünyayı düzgün görüyorsun hem de güzel fotoğraflar çekme imkanın oluyor. Ters ışığı bulduğumda kaçırmamaya özen gösteriyorum. Gerçi özenerek bile çektiğim fotoğraflar değil bunlar. Sadece kurallara uygun. Önce fotoğraf sanatının, sonra benim kurallarıma. Güzel fotoğraf çekmenin ilk şartı fotoğraf okuyabilmek. Okuyabilmenin ilk şartı da bolca çekmek, çokca izlemek ve az beğenmek. Her şeyi beğenmek, her şey hakkında fikriniz olmasına karşılık gelir. Böyle olunca da seçicilik azalır. "Ortamdaki herkesle iyi geçinen adam"  diye bir adam vardır. Pek de haz etmediğim adamdır benim o. O tip insanlar radarıma girdiği anda bendeki iletişim aniden sekteye uğruyor. Geri toplarlamam da zor. Konu buraya nasıl geldi ben de bilmiyorum ama en azından bu yazı dizisini buraya kadar takip etme zahmetine katlandıysan muhtemelen aynı fikirde olabiliriz. Yani şöyle anlatmak çok sıkıcı: "Bisiklete atladım, durdum, bir şeyler içtim, tekrar sürdüm vs. vs.." Arada fikirlerimi buraya dökebilirim. Bunun nedeni sayfanın bana ait olması değil. Farklı bir şey. Yolda o kadar boş zamanı oluyor ki insanın. Düşünecek, sorgulayacak bir sürü konu var. Normal zamanlarımda "olumsuz sorgulama" adını verdiğim hadiseyi çekinmeden yaparım. Yolda ise herhangi bir şey aklıma gelir ve "nasıl daha iyisi olabilir?" diye sorarım kendime. Kısacası eğer sevdiğiniz bir ortamda iseniz sorun yok. Kişisel gelişim safsatasından ziyade hepimizin aşina olduğu şeyler işte. 

Neyse ufak çaplı cennet gezime devam edeyim. Şu güzel ortamda suyu bulandırmanın kimseye yararı yok. 

Çay zamanı! İstanbul'dan getirdiğim sallama çaylar, bardak, ocak ve Stockholm'den aldığım yeşil çakmak ile ocak kartuşunu çıkardım. Yani çay yapmak için malzemelerimiz bunlar. Artık siz de evinizde kendi çayınızı yapabilirsiniz :\ Çakmak vb. sık kullanılan ufak tefek ıvır zıvırları parlak renkli alırsanız çantada arayıp bulması kolay olur. En azından verdiğim bu tavsiye "Roma'da yenilecek 5 halt" tavsiyesinden iyidir diye düşünüyorum. Zaten sigara içmediğim için sadece ocağı yakmak için kullanıyorum. Normalde çay gayet tükettiğim bir içecek olmasına rağmen bisiklet sürerken bu aşk tutkuya dönüşüyor. Resmen krizim tutuyor. Beraber bisiket sürdüğüm arkadaşlarım ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. 3 gün sonra ilk kez ateşi bulmanın verdiği yetkiye dayanarak ocağı kartuşa bağladım. Yok olmuyor, yanmadı. "Nasıl yani? Yan artık" diye başlayan fırçalarım son olarak "Senin gibi kartuşun ...!" halini alınca aslında fırça kaymanın ocak ya da kartuş üzerinde hiçbir etkisi olmadığını anladım. Aldığım kartuş ile ocağın ten uyumu konusunda sıkıntıları var. Ocağın çıkıntısı, kartuşun girintisi derken bunlar birbirine temas etmiyor. Ocakta sorun olmadığını daha önce kaçamak bir ilişki sonucu test etmiştim aslında. Onun için bu ilişkide tüm suçu kartuşa yüklüyorum. Ocağın kartuşa kavuşma şekli ise döndürerek oluyor. Biraz daha zorlarsam ikisinden biri elimde kalacak. 20 dakika kadar uğraştıktan sonra bu kadar basit bir şeyi yanlış mı yapıyorum acaba? diye düşünmeye bile başladım. Birkaç kez elimdeki çakı ile kartuşun ucuna baskı uyguladım. Gaz çıkıyor ama sorun yukarıda bahsettiğim gibi. Yenilgiyi kabullenerek aldığım malzemeleri yerine koydum. Bir şeyler yanlış. Başlamadan biten ilişkinin tadı çok acı olsa da başlamadan bitsin mümkünse. Kartuşa bir çözüm bulmam lazım. Ben ilk kez ateşi bulmaya çalışan mağara adamı gibi uğraşırken yan taraftaki piknik masasına bir aile geldi ve yine bana garip bir canlı gibi bakmadan, konuşmadan ufak tefek atıştırmaya başladılar. Adeta gözleri beni görmüyor. Kendimi "yok" gibi hissediyorum. İsveçlilerin konuşmak için bir girişimde bulunmama huyundan daha önce bahsetmiştim. Şaşırmadım. Normalde de az konuşurum fakat hiç konuşmamak can sıkabiliyor bazı durumlarda. Gün içerisinde birkaç kişi ile konuştum bu arada. Ben konuşmadan yanıma geldiler. Benim gittiklerimde zaten sorun yok. Fazla detaya girmeden okumanızı salık veriyorum.

Dönelim kartuşa. Kullanmayacağım malzemeyi tur boyunca yanımda taşımak beni delirtiyor. Bu sebeple ben de artık hiçbir işime yaramayacak, yarım kilo ağırlığında ve ebat olarak çok yer kaplayan ocak kartuşundan kurtulmaya karar verdim. Balondan kum torbasını atıp havalanmak istiyorum. Şimdi bu zımbırtıyı gidip oradaki aileye versem olmaz. Yani çok saçma bir iş yapmış olurum. Tanımadığınız birisi yanınıza gelip "İçi gaz dolu kartuş" verse almazsınız muhtemelen. Gaz olduğu için çöpe de atmak istemiyorum. Sessiz ama sevimli ailemiz kalkıp gidince kartuştaki gazın ufak bir kısmını havaya saldım ama ne lanet bir kokudur o. Nefesimi tuttukça veriyorum gazı. Ooff... Bir yandan kimse gelmesin diye etrafa bakınırken bir yandan gazı boşaltmakla meşgulüm! Olmayacak bu iş. Baktım kendimi gazla boğma aşamasına geldim (çünkü öksürüyorum artık), piknik masasının oturma yerine unutulmuş süsü vererek bırakmaya karar verdim. Yemin ediyorum üstümden ağırlık kalktı. Bulan birisi "Aaa iyi lan, biz bunu kullanırız" der umarım. Demezse de bir yolunu bulur. İskandinavsınız olm. Hepiniz mühendis, okumuş adamlarsınız bizim gözümüzde. Bulursunuz bir yolunu. Çay içemediğim için de ayrı dertliyim zaten. Gece aksilik, sabah aksilik ama yine de yüzüm gülüyor. Oksijen mi çarptı gaz mı bilemiyorum. Uyandığım yer ile alakalı olması yüksek ihtimal ama. Genel bir mutluluk diyelim.

Biraz daha uyuşukluk yaparsam piknik masaları için gelen geçenden bilet kesmeye başlarım diye korkuyorum. Toparlanıp bisiklete atladım. İlk pedalı çevimekle beraber 20 km sonra kendimce gözümde büyüttüğüm Motala'ya ulaştım. Yol çok tatlı geldi. Hava oldukça yumuşak. Hayallinizde bahar aylarındaki mutlu Pazar sabahlarını canlandırın. Onun gibi. 

TURDA 267. KM

Borensberg'in batısındaki Boren Gölü'nün kuzeyinden dolaşıp Motala'nın girişindeki Liverpool'da molayı verdim. Neden Liverpool dedikleri hakkında herhangi bir fikrim yok. İnternette de bulamadım ama adı Liverpool. Kentin bir bölgesine verilen ad. Tek benzerlik her ikisi de liman kenti olabilir diye sallıyorum, tutarsa... Hava biraz nemli ve belli belirsiz bulut birikintisi gökyüzünde dolaşıyor.

Çimlere yatıp 5 dakikalık moladan sonra Motala'ya girişimi yapmak için yola düştüm. Bu arada hemen yanımdaki kapalı spor salonundan 9-10 yaşında çocuklar çıkmaya başladı. Yarısı servisle, yarısı da bisikletlerine atlayıp antrenman sonrası dağıldılar. Böyle durumlarda kilitlenip kalıyorum. Ne şanslılar! Ya da biz nasıl bir günah işlediysek artık. Neyse Motala ben geldim. Şehrin içine girince bisiklet yolunda sürmeye karar verdim. Şehir merkezine yaklaşınca da GPS cihazı yerine içgüdü kullanaraktan marinaya doğru gidonu çevirdim. Su akar yolunu bulur sözüne ithafen Motala Ström'ü takip ediyrum. Motala Ström'ün çıkışında yani nehrin gölden ayrılan kaynağındayım. Bisikleti yine bir piknik masasına dayadım. Yan taraftaki bankta iki adam bira içiyor. Göz teması yakalayınca selam vememek kaçınılmaz oldu. Manzarayı izlemeye koyuldum. Bir yandan da fotoğraf çekiyorum. Dayılardan biri arkadaşının yanından ayrılıp kıyıya gitti ve suya doğru dönüp... Afferin ya. Selam verdim bir de. Tamam bu işin İskandinavı, Amerikanı yok ama kadraja girmeyeydin iyiydi. Hiçbir şey olmamış gibi dağı taşı çekmeye başladım. Ayrıca ben dün sudan zehirlenmiştim. Yoksa..?

Genel olarak Motala'da yaşlı nüfus dikkatimi çekti. Evet İsveç genelinde de orta yaş ve üstü insanlar sokaklarda oluyor ama burası bildiğin emekli memur kenti gibi biraz. Kendi halinde, kendi yağıyla kavrulan ve muhtemelen kendi kendine ölen insanların yaşadığı bir yer havası yaşattı bana. Tarihi 13. yüzyıla dayanıyormuş. 1823'te "köping" ünvanını almış. Yani ticaret kenti oluyor bu köping denilen "kent uzantısı". Eski yazılarda anlattığım için geçiyorum bu kısmı.

Göta Kanal İdari Binası şu sarı olan.

3. günde adını sıkça andığım Göta Kanal'ın yapımcısı Baltzar von Platen'in mezarı da Motala'da imiş. 1927'de kurulan İsveç resmi radyo istasyonu da yine burada. Onun haricinde başka bir cacık yok. Huzurlu bir liman kentinden öteye geçememiş gibi bir his kapladı içimi. Pili azalmış GoPro'yu da kafama geçirip limanı kıyısını tavaf edeyim dedim.

O esnada sağ tarafımda Motor Museum'u gördüm fakat girmedim. Tam karşıdaki kırmızı bina. Kendimi bildim bileli motor pek ilgimi çekmiyor fakat bu konuda merakı olanlar için -internetten fotoğraflarına biraz baktım- güzel mekan. Gerçi içeride bisiklet de varmış, neyse artık. Vättern Gölü'ne açılan kısımda Motabron adlı bir köprü var ve otobana dahil. Dolayısıyla bisiklet geçişi yasak. İkinci gün yanlışlıkla otobana girince işitmediğim azar kalmadığı için aman benden benden uzak dursun. Sahil şeridinden devam ederim de en azından kafam rahat olur diyerek Vätternpromenaden tarafına doğru sürdüm. "Vatter ney?" dememeniz için Motala'nın iki yakasını birbirine bağlayan köprüye giden yol olarak açıklayayım bu tekrar okunması bile zor olan garip kelimeyi. Dediğim gibi köprüye girmeyeceğim ama dinlenecek yer bakıyorum kendime.

Ve yaşlıların kapmadığı bir banka çöreklendim. Ortalık 60+ ve prototip olarak sadece ben bulunuyorum şehirde. Nasıl, güzel bank değil mi?

Etrafta ne var ne yok bakayım dedim ve telefondaki çevrimdışı GPS'i (Navigator) açtım. Arayüzü biraz sinir bozucu olsa da çevrimdışı çalışmasından dolayı gayet memnunum diyebilirim. Bisiklet için kullandığım Polar; cafe, bar, restaurant gibi POI'leri göstermiyor. İki arka caddede Systembolaget gözüme ilişti. Systembolaget'ten Stockholm ile ilgili yazılarda bahsetmiştim ama ufak bilgi vermek gerekirse devletin resmi alkol satış yeri diyebiliriz. Bizdeki özelleştirilmeden önceki Tekel gibi. Tekrar bisiklete atlayıp Systembolaget'e doğru sürdüm. İçerden iki Alman, bir Fransız, bir İsveçli ve bir Amerikan ile döndüm. Temel fıkrası anlatmıyorum. Erdinger, Becker's Pils, Kronenbourg 1664 Blanc, Pripps Blå, Brooklyn Lager.

Yeri gelmişken mini soru-cevap yapalım:

+ Bisiklet sürerken nasıl besleniyorsun?
- Ne bulursam onu yiyorum.
+ Karbonhidrat, protein, makarna falan?
- Canım...

Evet tam olarak buyum. Bak mesela muzun, biranın ve hatta kolanın bisiklet için faydası olduğunu bilirim ama faydası olmasa da yerim, içerim. Ama bunun içinde karbonhidrat mı vardı bilmemne mi yoktu diye hesap kitap yapamam. Normal hayatta bir nebze yaparım. Yolda yapamam. Yolda mutlu olmayacaksam neden istediğim şeyi yemeyeyim ya da istemediğim şeyi yiyeyim? İsveç'te yediğim hamburger tarzı ürünlerin eti çok yağlı. Bu nedenle birkaç kez vücut kabul etmedi. Yani mide alışkın değil ama yiyorum. Adeta akbaba gibi besleniyorum. Besin değeri yüksek jelle beslenenler var. Oldukça mantıklı olsa da bulmak zor. Jelle melle o yollar bitmez. Bir zamanlar İzmit'te rakı balık yapıp bisiklet sürdüğüm geldi aklıma. Şu anda kış mevsimi nedeniyle kontak kapattım ve adeta besili bir inek gibi yağlanıyorum. Anca işe git-gel bisikletle. Gelgelelim rampaya geldim mi çoğu kişiye arkadan nal toplatırım şu halimle. Kas hafızası diyoruz biz buna. Benden güzel pist bisikletçisi olur aslında. Yediğiyle içtiğiyle mutlu olan bir arkadaş daha var. Bisikletiyle kafasına göre Avrupa'yı gezen, karakter olarak da uyuştuğum Cem'in sitesine şuraya tıklayarak "Hadi Görüşürüz" ulaşabilirsiniz. Cem'in yazıları benimkilere göre daha akıcı. Sıradan bir günümü Manas Destanı gibi anlattığım için biraz uzun yazabiliyorum. Balkanları yazmaya başlayınca kulaklarını çınlatacağım Cem Bey'in.

Alışverişi yapıp Stadsparken'e çektim benim kamyonu. Erdinger'i çıkarıp sabah kahvaltısı niyetine içtim. Erdinger deyince aklıma Beşiktaş'taki Beer Hall geliyor direk. Litrelik seramik bardaklarına kurban olduğum buğday! Becker's Pils'i de aradan çıkarıp arpa&buğday kombinasyonunu tamamladım. Borensberg'de sabah yediğim muz karnımı tok tuttu. Motala'da bira ve birkaç ufak çikolata ile enerjiyi aldıktan sonra yola devam ettim. Çıkıştaki fabrikalar bölgesinin yanından geçerek şehre veda ettim. Çok mu beğendim? Evet diyemem. Biraz basık geldi bana. Yerleşsem ilk olarak "Doom grubuna basçı aranıyor" şeklinde elektrik direklerine ilan yapıştırırım. 60 yaş üstü çılgın Motala geceleri hakkında deneyimim olmadığı için birkaç saatlik fikrim bu kadar.

Golf sahasının yanından geçip Fågelsta'ya doğru sürüyorum. Ülke düz olunca golf sahası cennetine dönüşüyor. İsveç'in hemen hemen her bölgesinde golf sahası görmek mümkün. Hava şartları el verdiği sürece, geniş ve dümdüz ülkenin yeşil alanlarında topu deliğe sokmak için hunharca bir savaş var. Kışın golf oynayamayınca tahminimce çıldırıyorlar ve soluğu Belek'te alıyorlar.

TURDA 282. KM

Fågelsta'ya geldiğimde önümde tercih etmem gereken iki seçenek var. Birincisi Mjölby'e devam edip genellikle ormanlık alan bulunan yoldan ilerlemek, ikincisi de Vadstena üzerinden Vättern Gölü'nü sağıma alıp manzaraya eşlik etmek. İkisi de benim için zevkli fakat biraz daha kısa olduğu için Vättern Gölü kıyısına ulaşmayı tercih ettim.

Vadstena'ya doğru seyir halindeyim. Burası yaklaşık 6000 nüfusa sahip İsveç'in en küçük kenti. Nüfus bakımından tam yaşanılacak yer. Son zamanlarda herkesin fikri aynıdır herhalde, az insan=huzur. Aslında her yolun farklı hikayesi vardır ve bu yüzden "keşke" lafını kullanmayı tercih etmem ama Vättern Gölü kıyısında bulunan Vadstena Kalesi'ni görmemek kötü oldu. Önceden araştırmadığım için Vadstena'da bir kale olduğunu dahi bilmiyordum. Kale bile olsa çok ilgimi çekmeyebilirdi fakat bu kalenin özelliği bildiğimiz kalelerden biraz farklı. Kalenin çevresinde su ile çevrilmiş. Yani bir hendek var. Daha basit bir anlatayım. Kale suyun içerisinde. Dünyada da çok az örneği var. Şimdi fotoğraflarını görünce koyuyor insana. Düşünüyorum da; abi tamam kaleyi suyun içerisine gömmüşsünüz. Şimdi ben karşı taraf olup sefere kalksam, gelsem kalenin önüne-konuşlansam. O kaleden bir gün illa ki çıkacaksınız. Tahıl biter, odun biter, ekmek biter, ne bileyim sıkıntı basar falan. Çıkılır yani. "Kaleler kendini değil, şehri korumak için yapılır evlat" diye ayar vereyim bir göçebe olarak. 

Peki ben ne haltlar yiyordum kaleye gitmediysem? Çimenlere yatıp dinleniyordum tabii. Ağzımda yerde bulduğum ot sapı, bacak bacak üstünde, sırtımı ağaca yaslamış, yüzüm göğe dönük. Kronenbourg 1664 Blanc'ı -sanki bira değil de en taşaklısından şampanya içiyorum anasını satayım- açtım ve mideye gönderdim. Bazı normların bozulmasını sevmiyorum. Linköping'de karışık meyve nektarına benzeyen Götlands Bryggeri Wisby Weisse'dan sonra bu biranın da dandik olacağını düşünerek denemek için almıştım açıkçası. Koklarken "Bu ne ya mentollü bira mı olur?" diyerek ilk yudumu aldım. Dünya değişti ve tek üzüldüğüm nokta biranın soğuk olmaması oldu. Nereden bulabilirsiniz bilemiyorum ama imkanınız varsa bu birayı deneyin. (Aylar sonra bu bira Türkiye'ye geldi sevgili arkadaşlar, başka bir şey demiyorum. Benim de payım vardır mutlaka, haha.)

Gelelim buğday mevzusuna. Zaman zaman değişir fakat ülke içerisinde rahatça erişebildiğim buğdayların sıralaması şu şekilde: Erdinger > Kronenbourg 1664 Blanc > Weihenstephaner > Hoegaarden. Bunlar arasındaki sıralamayı zor yapıyorum. Hepsi güzel gerçekten. Şu aralar kendi biralarımı yapmakla meşgulüm. Muntons Pilsner'den sonra Smugglers Special Ale'i kovaya attım. 2 ay biter bitmez içilecek kıvama geleceğini düşünüyorum. Sonrasında büyük ihtimalle buğday birası yapacağım. Kaçarı yok. 

Kronenbourg'u "Sana puanım dokuz kanka!" diyerek çok beğendimi söylemeliyim. Ben bira fotoğrafı çekmekle uğraşırken önümden 6-7 yaşlarında iki hanımefendi bisikletiyle geçti. Kask bu kadar mı yakışır ufak tefek çocuklara? Türkiye kaskın kullanılmamasını bir nedeni de "güzel durmaması" imiş. İnternet denen çöplükten öğreniyorsunuz. Takarsın, takmazsın beni bağlamaz ama bu aksesuarın tek kullanımlık olduğunu tekrardan belirtmek gerek. Gidip ucuz kask almayın efenim. Dediğim gibi "tek kullanımlık" ve kullanacağınız zamanı bilmek sizin elinizde değil.

Yola koyuldum. Vadstena'nın kıyısından çıkarım diye düşünüp fabrika yoluna girmemle beraber baktım yine bilmediğim yollardayım, geri dönüp Polar'da oluşturduğum rotaya girmeye karar verdim. Fabrika yolundaki dozeri de 28-30 yaşlarında bir ablamızın kullandığını demiş bulunayım. İsveç'te cinsiyet ayrımı olmadığı için her alanda olduğu gibi inşaat sektöründe de bu manzarayı bolca görebilirsiniz. Stockholm'de halatları sırtlayan abla geldi bak aklıma.

Bazen bisiklet yolu bazen normal yoldan bir süre devam ettikten sonra hız kazanmak için ana yola geçiyorum. Yolda enteresan bir şey yok. Uçsuz bucaksız tarla, alabildiğine yeşil, sarı otlar ve tek tük falun kırmızısı ev.

TURDA 305. KM

Vättern Gölü ile Tåkern Gölü arasında Windows XP masaüstü manzaralı bir yere çöreklenip Pripps Blå'yı açıyorum. 

Bugün çok az su tükettim. Bildiğin içme suyu yerine bira kullanıyorum artık. Toprağa uzanmak gibisi yok. Sırt ağrısı, bel ağrısı, kıç ağrısı kalmıyor. Ne kadar pis enerji varsa çekip alıyor toprak. Rüzgar fazlaysa biraz baş ağrıtıyor o kadar. Biraz dinlenip biraz da esneme hareketi yapıp vücudu toparlayınca tekrar kalkıp bisikletin üzerine geçiyorum.

TURDA 316. KM

Yola devam ederken sağ tarafta bir dinlenme alanı görüyorum. Burası dün gece kaldığım Borensberg'deki dinlenme alanından hallice. Yani ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz wc, lavabo, soyunma kabini vs. mevcut. Bana en çok sorulan sorulardan birisi de malumunuz. "Yolda tuvaletin gelince ne yapıyorsun?" Abi ne yapmamı bekliyorsunuz ya da ne cevap vermemi. Ben size sorayım o zaman. Siz ne yapıyorsunuz? Yani bak insanlar ihtiyacını gidersin diye tuvalet yapmışlar oraya. Ben de o niyetle gidip kolu çevirdim ve açılmadı. Kilitli. Tamam korkmayın hemen. Tuvalet eğitimimi aldım ve tutabiliyorum:) Neyse suları doldurup çıktım.

"Tidernas Landskap" yazan tabelalar var burada. İlgimi çekince bisikleti uygun bir yere parkedip görsellere bakmaya başladım. Tidernas Landskap'ın "Tarihten Manzaralar" gibisinden bir anlamı var. Landskap > Landscape. Bir ışık yanmıştır kafada.

Yazılanları detaylı incelemek için esasında uzun zamana ihtiyaç var. Bölgedeki tarih, coğrafya ve doğayla ilgili önemli bilgileri güzelce toparlamışlar. Değerlerine sahip çıkmak konusunda titizler. Çer çöp, poşet yok ortalıkta. Temiz. Kuş türünden böceğe, sosyal yaşamlarından gölde yaşayan alabalığa kadar resmetmişler ve bilgi vermişler. Turun genelinde de böyleydi. Finlandiya'da da aynı durum söz konusu. Oraya gitmedim ama Fin destanı Kalevala'dan biliyorum. Destan olunca hemen aklınıza savaşlar gelebilir ama öyle değil. Daha çok doğa ve sosyal yaşam üzerine bir destan bu. Bir turna balığı var, bu balık neredeyse ülkenin sembolü durumunda. Yani balığı artık ikonlaştırmışlar ve buna kültürel bir değer olarak sahip çıkıyorlar. Öyle ki Fin halk çalgısı "kantele" turna balığının kemiklerinden yapılmış ilk olarak. Destanı da ilkokulda çocuklara öğretiyorlar.

Nedir bu kantele, nasıl bir sesi vardır? Buyrunuz, şu videolara göz atınız, dinlerken okuyunuz. 

https://www.youtube.com/watch?v=_m8xkg1pfsc
https://www.youtube.com/watch?v=hFCixLn9qRw
https://www.youtube.com/watch?v=hNz4zJobg58

Hemen karşılaştırma yapayım bak. Birince sınıfa başladığımda bana öğretilen ilk tarih bilgisi "Atatürk Yunanlıları denize döktü" tümcesiydi. Benim zamanımda da böyleydi, şu anda da böyle. Kimse inkar etmesin. Abi tamam ben de seviyorum tarihimizi-atamızı, ben de sahip çıkıyorum kendimce. Sevmiyor da olabilirim ki olay sevip sevmemek değil. Demek istediğim okula yeni başlamış çocuğa bunun anlatılması. Öğretmen ya da aile (en tehlikelisi aile) bir şekilde çocuğa empoze ediyor maalesef. İki ülke düşün. Birisi doğa sevgisi, coğrafya, kültür aşılarken diğeri bodoslama savaştan giriyor. Sonra "Finlandiya neden dünyanın en iyi eğitim sistemine sahip" gibi haberler falan filan...

Konum atıyorum:) Ben üstteki haritanın tepesinde Vadstena yazan yerdeyim an itibariyle. Sağ üstteki de gidemediğim Vadstena Kalesi

Ahşap yüzeylere resmedilen ilginç kareler var ve yaşanmışlıklar ile ilgili fikir veriyor insana.

Uçan kuşlar, daldan dala konan kuşlar...

Üstte çiftçiler ve balık avından dönenler. Bisiklet ise tarihi bir figürde bile kullanılmış. Al tarafta ise muhtemelen karnı acıkan çocuk, arazinin çevresini çitle çeviren insanlar ve güzel içki yapmak için bağları kontrol eden bir keşiş ahşap yüzeye ustatlıkla işlenmiş.

Tidernas Landskap'tan ayrılıp yola devam etmenin vakti geldi. Güneş de hafiften alçalmaya başladı.

Vättern Gölü kıyısında bulunan Hästholmen'e geldim ve yine açlık oyunları boy gösterdi. Abandone olup olmamak arasında kalmış bir benzinlik gördüm. Memleketin en boktan yanı daha önce de bahsettiğim gibi bir yerin açık olup olmadığını anlamanız için dibine kadar yaklaşıp bakmanız gerekmesi. Abartmıyorum bazı durumlarda cama yapışıp içeriye bakmanız elzem olabiliyor. Terk edilmiş bir havası olduğuna kanaat getirdikten sonra yola devam ettim. Olmayan markete girecek kadar sıyırmadım henüz. Durmadım. Yavaştan geceyi nerede geçireceğim konusunda düşünmeye başladım.

En mantıklısı Ödeshög'ü geçtikten sonra uygun bir yere çadır kurmak olur diye düşündüm. Sabahtan beri zıkkımlandıklarım; muz, bira, çikolata ve dondurma. Buna binaen insan gibi bir yemek istemek benim de hakkım değil mi artık? Ciddi yemek için bkz: hamburger. Ağlamıyorum, gözüme devasa köfte kaçtı.

TURDA 327. KM

Velhasıl Ödeshög'ü basıp geçeyim derken tırların yanaştığı bir dinlenme tesisine vardım. Oldukça büyük, Rasta adında bir mekan gördüm. İçerde yiyecek güzel bir şeyler vardır umuduyla girdim. Yok abi yok. Yine hamburger, pizza, hamur, köfte ve türevleri. Başka bir şeyler daha vardı ama ilgimi çekmemiş ki şu an hatırlamıyorum. Sarı saçlı, beyaz tenli, göbeksiz tır şöförleri geziyor içerde. Tır şöförü ve bu dediğim fiziksel özellikleri yan yana getirmeye çalışın. Ben gördüğüm için sorun yok. Neyse menülerden gözüme kestirdiğim klasik hamburgeri seçtim. Bazen öyle oluyor. O kadar inceliyorsun, yine klasik. Belirli kalıpların dışına çıkmadan karnım doysun mantığıyla sıra bana gelince ödemeyi yaptım ve beklemeye başladım. 

Görevli ablamız "içeçeğinizi ilerden kendiniz doldurun" diyerek tepsiye wireless zımbırtısını koydu. Bu ne şimdi? O kadar mı zor şartlarda yapıyorsunuz hamburgeri? O kadar mı uzun sürüyor? Neyse tepsiyi alıp restoran bölümüne yöneldim. Oturduktan bir süre sonra zımbırtı yanıp sönmeye, ses çıkarmaya başlayınca "Aha benim sipariş hazır" dedim ve kasa tarafına gidip hamburgerime kavuştum. Bu ülkede artık şunu net olarak anladığımı söyleyebilirim: Menüde gördüğünüz şeyin ya aynısı geliyor ya daha büyüğü. Küçüğü asla! Ertesi günün kahvaltısı için bedava ve ekstra bir gıda olan ekmeklerden kestim, soslardan aldım. Tuz, karabiber vs. yanıma yolluk yaptım. O öküzdoyuranı yedikten sonra patatesleri yemem mümkün olmadığı için onu da sarıp sarmaladım. Soslar çok ağır bu arada. Etler de çok yağlı. Nasıl anlatayım, mesela Balkanlarda da envayi çeşit et yedim ama İsveç bana yaramadı bu konuda. Akıllı ol İsveç! Sevemedim yemeklerini. Balığın ve minik köftelerin haricinde tam bir kapalı kutusun. Temsilcilerimiz İskandinav futbol takımlarıyla eşleştiğinde "Tam bir kapalı kutu" denir. Yemekleri de aynı. 

Yemek işini sevmeye sevmeye halledip bisiklete atladım ve dinlenme tesisinden çıkış yapmaya hazırlanırken tesis alanının köşesinde çimenlik alanı görünce çadırı tam da buraya kurmak gibi bir fikir geldi aklıma. Restoranda internet var, tuvalet, yemek, su. Daha neye ihtiyacım olabilir ki? Evet otağımızı buraya kurup yerleşik düzene geçiyoruz. Çadırı çıkardım ve göçebe hayatımın sıradan bir gecesi için daha kurulumu yaptım. Sıkılmıyorum o çadırı kurmaktan. Yemek biraz ağır geldi demiş miydim? Demesem de tahmin ediyorsunuzdur muhtemelen. Mide yine karışmaya başladı. Mide kabul etmiyor. Mide sorunlu. Mide miöüüğğğğ...

Sonucu biliyoruz. Tekrar çadıra yöneldim. "Beni ancak bira paklar" tezimden sonra biramı açtım. Bir fırt çeker çekmez baktım ki güvenlik görevlisi yanıma geliyor. Yeşil yelekli, fosforlu şeritli abimizin "Hoop birader, yasak!" gibilerinden bir şeyler söylemesini beklerken ne yaptığımı sorması ve sonrasında ne yaptığımı anlatmam ile iletişimimiz başladı. Kendisinin gelme nedenini anlatırken sorun olmadığı konusunda beni ikna etti ve "Tırlar hemen yanından dönüş yapıyor. Gece sesten rahatsız olabilirsin. Bunu söylemek için geldim" şeklindeki sözleri adeta gözlerimi yaşarttı. Biz alışmışız "yasak" kelimesine. Herif gelmiş benim rahatsız olmamam daha doğrusu rahat etmem için uyarıda bulunuyor. Çadırı çimene değil de medeniyetin zirvesine kurmuşum sanki. Teşekkür edip benim için de sorun olmadığını söyledim. Bir biram daha olsaydı, iş yorgunluğuna kısa bir mola verebilseydim keşke Fosfor Reis. 

Malzemeleri çadıra yerleştirip güzelce kapattım. Bisikleti bayrak direğine kilitledim. Kilidi öyle bir sarıp sarmaladım ki bırak bisikleti, direği söküp götüremezler. Çadır ile restoran arası 100 metre civarı ve karşlıklı görüş açısına sahip. Görüş açısının vermiş olduğu rahatlık ile üzerime rahat bi şeyler giyip ile tekrar restorana gittim. 2-3 gündür ne yediğimi anlamıyorum zaten ve yeniden yediğimi çıkarıyorum. Tesisin marketinden muz ve portakal suyu aldım. Portakal suyu gazlı olduğu için çok az tükettim. Muzu ise mideyi biraz bastırsın diye tükettim. Yoksa çok da canım istediğinden değil. Bildiğin modum düştü, yavaş hareket ediyorum. Zaten burnum akmaya devam ediyor. Parmaklarım uyuşuk. Sevimsizim yani. İnterneti kurcalayıp bir şeyler yazdım, notlar aldım, çektiğim fotoğrafları inceledim, şarjları doldurdum derken fazla da geç olmadan saat 11 gibi çadıra döndüm ve ara ara geçen tırların gürültüsü eşliğinde uyumaya başladım.

Tır sesleri ara ara devam etti ama uykumu çok etkilemedi. Gece saat 3 buçuk gibi arka taraftaki yoldan sesler duydum. Motor (bildiğimiz mobilet) sesi geliyor ve birkaç kişi konuşuyor. Baktım birisi çadırın önüne geldi. "Hey, hey" falan diyerek çadıra dokunuyor. Polis ya da güvenlik geldi sandım, başka ne olabilir? "N'oluyo lan?" diyerek çadırın penceresini araladım. 20'li yaşlarda bir çocuk. 2 tane de arkada yolda bekliyor. Gecenin üçünde "Burada napıyorsun?" diye soruyor. Uyku sersemiyle ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Pezevenk bu saatte insan mı kaldırılır? Bak bisiklet var onu da bağlamışım keçi gibi direğe. Belli ki yolcuyum ve uyuyorum. Türkiye'de olsa "keyfi olarak" beni o saatte uyandıran adama kalkıp söverim, karşı çıkarsa da döverim. Buraları olabildiğince yumuşatmaya çalışıyorum artık yazarken. Sakin kalmaya çalışsam da gergin olduğumu anladı. Sorguya falan da çekmiyor işin ilginci. Merak etmiş gelmiş soruyor. "Sorry bro" falan dedi birkaç kez. Bir şey demedim. Sonuç? Sonuç yok. Amaç? Amaç yok. Ne yapmak istedikleri hakkında da bir fikrim yok. Bisiklete göz koyduysa da vazgeçsin. Sökmeye çalışırken sıkılıp bırakır.

Bu gece de böyle...

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔ Kafkasya ⏳ Kırgızistan ⏳