Hata mesajı

  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 39 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_comment_statistics_comment_count.
  • Notice: include() (/home/udhvkcpexl44/public_html/guneyegiderken.com/sites/all/themes/mxblog/tpl/views-view-fields---mxblog-block-section-content--block-single-post-meta.tpl.php dosyasının 40 satırı) içinde Undefined property: stdClass::$node_counter_totalcount.
1
Vote up!
Mesafe
Mesafe
85 km
Toplam Yükselme
Tırmanış
650 m
Zirve
255 m
Ortalama Hız
Hız
20.8 km
Maksimum Hız
Max. Hız
50.4 km
Toplam Süre
Pedal
4 sa 4 dk
Mola Süresi
Mola
2 sa 52 dk
Zorluk
Zorluk
3/10
Manzara
Manzara
9/10
Alınan Keyif
Keyif
8/10
15/09/2016
15/09/2016
İsveç
İsveç
Ödeshög
Bisiklet
Lövsjö

Bulutlar

Günüyle, gecesiyle en yeşil zamanımı yaşadım İsveç'te. Düşünürken "Ben mi yolda ilerledim, yol mu beni götürdü?" diye soruyorum. 4 gündür bisiklet üzerindeyim ve günlük ortalama 80 km civarı yol yaptım. Bir tur bisikletçisinin günlük yapması gereken ideal yol mesafesi bence 60-100 km arası. Eğer bikepacking turundaysanız o zaman reçeteye 120+ km yazıyorum. Tercihler görecelidir. Şartlar yeri gelir sizi 200 km gitmeye zorlar, yeri gelir kıçınızın üstüne oturtur. Sonuç olarak kıçınızın üstüne otursanız dahi her hikayede anlatılacak bir şey vardır. 200 km gitmiş iseniz yol boyunca yaşanılandan çok düşünülen değer kazanır. Yaşanılmaz ya da düşünülmezse bu yapılan aktivitenin sokakta sürmekten hiçbir farkı yoktur.

Dünü özet geçeyim; Gecenin 3'ünde beni kaldırıp "Naabıyon birader burda? diyen gençler haricinde diğer problemlerim saçma sapan beslenme sonrasındaki mide rahatsızlığı ve giderek artan parmak uyuşukluğuydu. Yine de listenin en tepesine İsveç'in yağız delikanlılarını yazıyorum. İşte o saatten sonra uykuya dalmak biraz zor oldu. Uyuyana kadar gözüm kapalı, kulağım dışarda. Konuya vakıf olmayanlar 4. günün sonunu okuyabilir.

Açık alanda yattığım için gece rüzgarı hissettim. Bayraklardan belli oluyordur. Saatte 20 km hızla esme konusunda tereddüt etmediler. Bu nedenle uyanmak için güneşin çadırı ısıtmasını beklemek gibi bir bahane uydurdum. Limitli uyku sonrası dünyaya gözlerimi açıp kovuğumu terk ettim. Sabah kahvaltısında, dün akşamdan kalan patates kızartmasını ve restorandan aldığım ekmek dilimlerini adını tanımlayamadığım soslar eşliğinde tükettikten sonra tatlı niyetine de tadı bizim klasik çikolatalı gofrete benzeyen atıştırmalıkları gömdüm. Yanıma yolluk olarak aldığım çikolata barlarından birinin üzerinde "Limited Edition" yazıyor. İyi ki yazmışsınız. Sınırlı üretiminiz bittiyse bence firmayı kapatın artık. Lastik gibi uzayan ve neredeyse diş dolgusunu alıp götürecek bu çikolataların tadı içine yapıştırıcı katılmış gül lokumu gibiydi. Tamam tamam o kadar da değil. Kötüydü ama.

Ah Balkanlar.. Etine butuna kurban. Yemek konusunda çok hassas olduğum söylenemez. Omnivor yaşam formlarıyız ve besin piramidinin güzel yerlerinden birisi bize ayrılmış. Gelgelelim İsveç'in ortasında doğru düzgün beslenemiyorum. Biraz daha aynı şeyleri yemeye devam edersem devasa hamburger köftelerinin üzerime koştuğu kabuslar görmekten korkuyorum. Artık bir karar almam lazım. İçimi ve yalnız gecelerde ruhumu ısıtsın diye yanıma aldığım Jägermeister ile yollarımızı ayırdık. Daha doğrusu tek taraflı bir karar. Jäger'e "Hata sende değil, bende" diyerek kendisini çöp kovasına bıraktım. Koyuyor insana. Bira haricinde diğer içkileri çok sık tüketmesem de benim tur klasiklerimden biridir Jägermeister. 4 gün boyunca litrelik şişenin 100 ml'sini zor içebildim. Ve duygularım, mantığımın altında ezildi. Zaten şişesi 1 kilo, alkol sudan yoğun olduğu için kendisi de 1 kilo, etti mi sana 2 kilo? İşte bu yüzden tüketmediğim ve tüketme isteğim olmayacağını düşündüğüm "ağırlığı" kenara koydum. Şu an kapıyı çalsa sarılıp özür dilerim. Dün ocak kartuşu, bugün Jägermeister derken 2.5 kilo hafifledim. Rüzgar da dinmeye başladı. Güzel güzel süreriz artık. Yine de her şey toz pembe değil. İki elimin serçe ve yüzük parmakları uyuşmaya devam ediyor. Bunun sebebi gidon açısının yanlış olması. Tur kadroları biraz daha geniş. Diğer bisikletim Lapierre CX500. Tabir-i caizse cuk oturuyor. Bu bisikletin tasarımı çok hoşuma gitse de geometrisini içime sindiremedim hiçbir zaman.

Hedef biraz değişti. Jönköping'e gidip ertesi gün trene binerek Helsingborg'a geçmenin daha iyi olacağını düşündüm. İlk 3 gün sürekli esen rüzgar hızımı düşürdü. Aslında normalin biraz üstünde sürsem iki günde ilk önce Värnamo, sonrasında da Helsingborg'a rahat bir şekilde giriş yapabilirim fakat gerek var mı? Yok. O zaman sakin bir gün geçirip ertesi gün trenle Kattegat'a geçmek daha mantıklı. Evet doğru düşündünüz, Vikings'deki Kattegat. Öresund Boğazı'nı görelim bakalım.

İsveç tam bir standartlar silsilesi. Yani şöyle açıklayayım; Sürüyorsun, karşına benzin istasyonu geliyor, yanında market, yanında kafe. Bir 20 km gidiyorsun o arada sarı-yeşil dümdüz ovalar, ağaçlar. Sonra yine aynısı. Trenle geçme fikrimde bu durumun da etkisi oldukça yüksek. Aynı şeyleri sürekli görmemek için en azından coğrafyaya biraz farklı açıdan bakayım diye düşündüm ki sonrasında anladığım kadarıyla doğru karar vermişim. Hazırlanırken yukarda yaptığım gevezelik kadar uyuşuk davrandım. Ve teker döndü...

Kamp yaptığım dinlenme tesisi Rasta'dan ayrılıp öncelikle Mjölbyvägen'i takiben -vägen yol demek, aşağıda anlatıyorum geniş geniş- Ödeshög'ün içerisine girip ne var ne yok diye göz atmaya karar verdim. Bankamatik aradım ve ne olur ne olmaz diyerek ilk kez para çektim. Normalde ülkenin bir parası var:) ama para kullanmıyorlar diyebilirim. Her şey kartla. Bazı yerlerde slip geçebilen pos makinesi dahi olmuyor. Ben çipsiz hesap kartı kullandığım için sorun olabilir düşüncesiyle bir miktar İsveç Kronu (SEK) alıp cüzdana koydum. Ödeshög ufak ama sevimli bir yer. Bir tane meydan var, market var. O kadar.

Etrafı biraz turladıktan sonra şu güzel duvar resminin önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim. Böyle mekanlara bisiklet çok yakışıyor. Yine eski zamanlar resmedilmiş.

TURDA 330. KM

Çıkıp yola devam edeyim derken sahile yakın yoldan mı yoksa direk orman yoluna mı girsem şeklindeki tereddütüm biraz ilerde otobana benzeyen bir yol görmemle son buldu. Hiç otobanı falan karıştırmadan -ki o kabusu tekrar yaşamak istemem- kendimi Gränna yoluna vurup sahil yolundan devam ettim. Grannavägen müthiş bir yol. Şöyle anlatayım. Hani bazen filmlerde yoldan ayrılmış at çiftliğine giden, güneş ışınlarının ağaçların arasından yola düştüğü, yüksek alabildiğine yeşil yerler olur. Burası da onlardan.

Geniş bahçelerin arasından giderken yol sahile doğru yakınlaştı. Vättern Gölü''nü sağıma alıp sürdüğüm için sahil diyorum. Yoksa falezlerin üzerinde 150 metrelerdeyim. 15 km'yi gayet tempolu gidip benzinlikte dondurma molası verdim. Güneşin bugün yakmıyor fakat vücut ısındı ve sıvıya ihtiyaç var. Sosların da etkisi büyük. Tranåsvägen yol ayrımına yakın bir yerde ilk kez parayla, kartsız alışveriş yapıp şaşırıyorum. Fotoğrafını çekmeyi unuttum ama dondurmayı yalarken ambalaj üzerindeki palyaçonun dev halini tabelaya koymuşlar. Şu amerikan filmlerindeki sevimli ama her an bıçakla bağırsaklarını ortaya dökebilecek potansiyeldeki palyaçolardan. Kırmızı burunlu.

TURDA 344. KM

Gölün yamacındayım ve yine klasik bilgilendirme levhaları ayaklı panolara asılmış. Bu vesileyle bir ufak hatırlatmada bulunayım. Bilgilendirme görsellerinin fotoğrafını mutlaka çekin. Yani sırf şu tabelaya bakıp Vättern Gölü hakkında bilgi edinilebilir. Levhada gölün sahiplerini görebilirsiniz. Botanik bilgim yerlerde sürünse de su ürünleri ile aram iyidir. Somonun güzelliğine bak!

TURDA 357. KM

Ve Gränna'ya girişi yaptım. GoPro'yu üşengeçliğimden kafama takmamakla çok büyük hata ettiğimi düşünüyorum. Eurosport izliyorsanız bazen bisikletçiler popülasyonu az ama düzenli kasabalarının içinden geçer ve bunların genelde bir ana caddesi olur. Brahegatan ve onun kıyıya doğru uzandığı yolu kesen ara sokaklar. Gränna böyle bir yerdi. İn-çık yapmamak için sahil tarafına girmedim artık. Bir önceki yazıdan içime oturan, göremediğim bir Vädstena Kalesi vardı. Gränna'yı görmeme rağmen sahiline varmadığım ve kayda almadığım için burayı da içime oturanlara ekleyebiliriz. Kırmızı beyaz bir çeşit şekeri meşhurmuş bu kasabanın. Hafif eğimli yeşil tarlalarla göl kıyısına uzanan bir zemine sahip. Yol kenarındaki mezarlık bile ayrı bir güzel geliyor göze. Beni buraya gömebilirsiniz:) Kasabanın çıkışında verdim günün ilk ciddi molasını. Molada örümcek ağlarıyla dolu eski bir banka uzanıp yine gökyüzünü izledim. Yanıma gelen tel bacaklı örümceklere yolcu olduğumu ve az sonra kalkacağımı söyledim ki başıma dert almayayım.

Daha önce yazdım mı bilmiyorum ama özellikle kasabalarda, taşra kesimlerdeki evlerde İsveç bayrağı görmek mümkün. Hatta evlerin önünde minik bayrak direkleri bile mevcut. Milliyetçilik terimi yerine ülke sevgisi demek daha hoşuma gidiyor ve ülkelerini gerçekten seviyorlar bu insanlar. Kasaba çıkışındaki evlerde yine görünce buraya da yazmak istedim. İsveç bayrağının anlamı nedir diye bana sorsalar "Sarı saçlarından sen suçlusun" diye başlayıp mavi gökyüzüne bakarak bitiririm. Kral 9. Erik de benim gibi sallamış biraz. 12. yüzyılın ortalarında bir gün evde canı sıkılıp "Bugün ne yapsam da ortalığı karıştırsam acaba?" diyerek Finlandiya topraklarına hristiyanlığı yaymak için saldırıyor sevgili kralımız. Savaş nedir pek bilmeyen Finlere haçlı seferi düzenliyor. "Gidip insan gibi konuşup yaysana dinini" derdim ama o zaman beni dinleyeceğini sanmıyorum. Fin topraklarına varır varmaz mavi gökyüzünde altın sarısı bir haç görüyor. Savaşı da kazanıyor. Bu resim zihnine kazınınca savaşı kazanmanın bir işareti olarak düşünüyor. Böylece İsveç bayrağı ortaya çıkıyor. 19. yüzyıl başlarına kadar da Fin toprakları İsveç Krallığı'na ait oluyor.

Türk bayrağı kadar epik bir hikayesi olmasa da yine de epik kategorisine alabiliriz. Yani Türk bayrağındaki din+savaş hikayesinin bir çeşidi İsveç bayrağında da var. Bizim bayrağın rengi al'dır ve dışarda "Turkey Red" isimiyle bilinir. Avrupalılar Osmanlı'dan ithal ettiği kırmızı kumaştaki renge "Türk kırmızısı" demişler ve o yüzden Turkey Red ortaya çıkmış. Osmanlı'da bayrak kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte bayrakta da bu renk kullanılmaya başlanmıştır. Federallerin sansürünü aşabilirseniz şurada bir şeyler yazıyor https://en.wikipedia.org/wiki/Turkey_red Bu dediğim hikaye mantığa daha yakın. Bizim bayrağın sallamasyon hikayesini anlatmak gerekirse; 1448'deki Kosova Savaşı'ndan bir sonraki gece kan gölünün üzerinde oluşan hilal ve yıldızın yansıması diye bir olaydan bahsediliyor. Böyle bir şey yok. Çünkü o gün ay, yeni ay evresinde olup herhangi bir şekilde gökyüzünde görülmüyormuş.

Kopenhag Havalimanı'ndan dönerken bir restoranda gördüğüm kuzey ülkelerinin bayrakları geldi aklıma. Sayalım: Danimarka, Norveç, İsveç, Faroe Adaları, İzlanda, Finlandiya. Bu ülkelerin hepsinde haç sembolü var birbirleriyle olan bağlılığını gösteriyor. "Komşunla iyi geçineceksin" deyimi sadece lafta ya da halk arasında kalmıyor. Aynı zamanda ülke yönetimi seviyesinde de bu realite var. Finlandiya İskandinav değil arkadaşlar. Bu bilgiyi 10 kişiden 9'u yanlış biliyor. Ortamlarda kullanırsınız. Ben yine başka şeylere girdim. Bisiklete dönelim.

TURDA 370. KM

Eee işte kraldı, bayraktı derken böyle derken konuyu unutursun. Yazmakla sürmek arasında pek bir fark yok. İkisi de uzun, ikisinde de ara ara bilmediğin sokaklara girince tekrar ana yola dönüp devam ediyorsun.

Gränna diyordum, Gränna'dan çıktım artık. Jönköpingsvägen'e girişi yaptım. Bir yandan da Polar'a göz atıyorum. Önümdeki 240x320 piksellik ekranda gördüğüm düz ve uzun bir yol görüyorum. Böyle olunca hiç durmadan Ölmstad'a kadar devam ettim. Ölmstad'ın hemen geçince malum ihtiyacı gidermek için mola verdim. Doğal ürünlerin bulunduğu bir marketmiş burası (http://www.kryssetlanthandel.se). Benim doğal ihtiyacım farklı tabii. Markete gidip tuvalet var mı diye sordum. 25'li yaşlarda kasadaki arkadaş "Yok" deyince dondurma alayım diye dışarı çıkarken vicdan yapmış olsa gerek "Gel gel" yaptı eliyle ve markette gitmem gereken yeri işaret etti. Yalnız marketin içerisinden bir evin içerisine girdim sanırım. Sanırım değil, bildiğin ev. Yan taraf salon ve televizyonun sesi geliyor. Market tuvaleti olmadığı belli. Zaten tuvalet değil yahu. Ufak bir duşakabin var. Banyo burası. Çamaşırlar, diş fırçası, plastik top falan ahaha. Neyse bir an önce işimi halledip marketin daha doğrusu evin tuvaletinden kimseye görünmeden çıkmayı başardım. İnsan kendi evinin tuvaletinde tanımadığı birisini görmek istemez herhalde. Kapıyı çalsa ne derdim acaba? "-Doluuuuu!!!" ahahaha... Teşekkür edip dondurma dolabına yöneldim. Tuvaleti kullandığım için dondurma almam gerektiğini hissettim. Hayır zaten alacaktım ama sanki bir şeyin karşılığında kullanmışım gibi oldu. Kasaya ödemeyi yapıp dışarı çıktım ve verandadaki sandalyelere oturdum. 4-5 çocuk, 2 kadın, 1 köpek de yan tarafımda. Çocuklardan ikisi 3 yaşında var yok. Her ikisi de dondurmayı kendisi yiyebiliyor!

Yola devam ederken yavaştan yükseldiğimi fark ettim. Yalancı yokuş deniyor buna. Polar'da ilk kez 200 metreleri görünce şaşırdım açıkçası. Şöyle sağlam bir tırmanış olsa ne güzel olur aslında. Rakım yükselince bitki örtüsü de haliyle değişiyor. İsveç gibi düz bir ülkede bu çok daha belirgin bir durum. "Oh ne güzel ormanın içinden akar giderim" diye düşünsem de eğimin azalmasıyla beraber yine inişe geçtim. Skärstad'a ulaştıktan sonra baktım ki güzel bir bisiklet yolu var.

Geçtim yan tarafa, trafikten uzak -gerçi trafik de yok ya- sürmeye devam ettim. Merhaba 100 metreler. Tur bitene kadar senden kaçış yok. Girdiğim şehirlerde sürekli bisiklet yolundan gitmedim. Bunun sebebi bana zaman kaybettirecek olması. Ama araç yolundaki gibi güzel asfalt varsa bisiklet yolunu tercih ettim. Bazı bisiklet yollarının araç yolundan daha iyi olduğunu da söylemem gerek. Kesinlikle "Dostlar alışverişte görsün" gibi bir mantıkla yapılmamış.

Bisiklet yolunu takiben Kaxholmen'e ulaştım. Parmaklarımın uyuşukluğuna rağmen iyi geldim diyebilirim. Hatta biraz erken geldiğimi görünce hem yolu uzatayım, hem de Landsjön Gölü kıyısından yeniden Vättern Gölü kıyısına çıkayım diyerek batıya yani Kaxholmen'in içine yöneldim.

Kaxholmen'in bitiminde Vista Kulle'nin yamacına yanaştım. Üst tarafımda Vista Kulle'ye yürüyerek tırmanabileceğiniz bir köprü var. Vättern ve Landsjön gölleri yukarıya çıkınca tepsi gibi dümdüz görünüyor. Vista Kulle, Rivendell'den (Ayrıkvadi) hallice. Yani öğleden sonra şuraya tırmanıp gün batımında Empyrium'dan Dying Brokenhearted dinleseniz ruhunuz bedeninizden çıkıp Vättern Gölü'nün sularında kaybolur. Öyle acayip bir manzarası var. Ben tepeye tırmanmadım. Usul usul ilerledim şu acayip, insanı içine çeken yolda. Bisiklet sürmekten en keyif aldığım yerlerden birisi olduğunu söylemeliyim.

Motala, Vadstena, Ödeshög, Gränna ve biraz sonra yoluna gireceğim Huskvarna derken, İsveç'in en büyük 2. gölü olan Vättern Gölü çevresinin yarısını dolaşmış olacağım. İşin bu kısmını hiç düşünmemiştim ama haritadan bakınca anladım. Darısı abisi Vänern'in başına diyelim. Gisebo'ya kadar eğimin de azalmasıyla beraber sakince sürdüm.

TURDA 385. KM

Ve Jönköping ufukta göründü. Dediğim gibi Erken geldim. Artık oturup insan gibi hamburger haricinde bir şeyler yemem gerektiğini düşündüğümden -fast food haricindeki yerlerin de bir güzel geçirebileceği korkusuyla- uygun bir benzinlik bulup karnımı doyurmaya karar verdim. Hem dinlenmeye hem internete ihtiyacım var. Huskvarna'ya girişi yaptım ve sol taraftaki benzinliği gördüm. Preem adındaki bu benzinliğin merkezi Stockholm'de ve Tüm İsveç'i parsellemiş durumda. Haydi bakalım giriyoruz ama o da ne? Dayının biri bisikletinin ayaklığını indirip yolun kenarına bıraktı (bana göre ortası) ve ellerini açarak koşup önümü kesti. Haydaaa... Abi şu ülkede normal bir şekilde iletişim kuramayacak mıyım ben? Yani mesela bir kafede otursam da birisi yanıma gelip "Ee nabıyon başgan, nerden geldin, nereye gidiyon?" dese, boş boş konuşup ayrılsak olmaz mı? Hep böyle atraksiyonlu mu olacak bu konuşma mevzusu? Tamam zaten Stockholm haricinde metrekareye bir insanın serçe parmağı düşüyor anca. Süpriz:) dayı dilsiz çıktı. İlk başta "Helal olsun yürü be koçum"cular familyasındandır herhalde diye düşünürken bisiklet üstü 15 dakika kadar muhabbet ettik. Anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız şeyleri 5x ile çarpın. Ne konuştuğumuzu da tam hatırlamıyorum ama sıkılmadım, bir gülme aldı anlamsız şekilde. Hem beni fotoğrafladı, hem selfie çekti, ben de onu çektim. Sonra "Dayı gel bi poz ver" dedim.

+ Oraya mı gidiyon?
- He oraya gidiyom.
+ O tarafa mı?
- He o tarafa.
+ Bu yandan mı?
- Bu yandan aynen.

Böyle böyle devam ettik. Dilsiz adama İngilizce bir şeyler anlatmaya çalışmak çok zor değil ama anlamak çok zor. Yani kulaklar da çok zor işitiyor anladığım kadarı ile. Duysun diye bağırarak konuşmaya çalışıyorum, bir yandan da "Ne baarıyo bu?" demesin istiyorum. İstanbul'dan geldiğimi falan söyledim. Kelimeyi yakalayınca o da başlattı bir şeyler anlatmaya. İşaretleşmeyle karışık anlayabildiğim 20 yıl önce İstanbul'a gelmiş, görmüş. Susmaya niyeti yok. Ben de engellemedim zaten. Ulan sempatik adam bir de:) Bisikleti rüzgardan düşünce bisikletimi duvara yaslayıp onun bisikleti kaldırdım. Yoldan geçen birkaç kişi de "olay mı var?" gibilerinden bize bakıyor. Neyse sarıldık, vedalaştık. İsmimi falan not aldı. Aman dayı dikkat et.

Haydi sağlıcakla diyerek 10 metre önümdeki benzin istasyonunun kapısına dayandım. Açım aç.

Bisikleti görebileceğim bir yere park edip içeri girdim. Genelde mekanın dışından gözüme kestirdiğim masalardan birisine oturuyorum. Atı bağlayıp kaçmak yok yani. Kask, gözlük, eldiven kombinimi çıkarıp giriyorum içeri. Merabamı verip kafayı kaldırdım ve menülere baktım her zamanki gibi. Baş parmaklarınız ve orta parmaklarınızdan daire yapın şimdi. İşte onun az büyüğü boyutunda minik pizzalar var. Tepedeki yanarlı tabelada "Menu 3 Pizza 20 kr" yazısını görmekle beraber "Ooo ucuzmuş ya" düşüncesiyle kasaya giderek şu 3 pizzalı olandan istiyorum dedim. "Really?" dedi. Tabii ki really bro. "Yoldan geldim, yerim ben sen getir". Neyse bu arkadaş vakumlanmış pizzaları aldı, poşetlerini açıp fırına attı. Ben de cam kenarına oturup şarjları taktım, bağlandım wirelessa Facebook'ta kim çocuğuna babyshower yaparak prim yapmış, Instagram'da kim kredi borcu ödemekten götünde donu yokken sevgilisine tek taş almış onları okudum. Ya dedim bu yalanlar susuz gitmiyor. Bari gidip menüdeki meşrubatları alayım da öyle kurcalayayım şunları diyerek ismi "son"la biten İzlandalı genç forvet görünümlü İsveçli kasiyer arkadaşın yanına gittim. Hadi dedim gelmişken hesabı da ödeyeyim çıksın aradan. Baktım bu bizim esnaflar gibi aldı hesap makinesini, çıkırık çukuruk tuşlara basıyor. "N'apıyorsun İsveçli gardaşım, arkadaşım, yoldaşım?" 60 kron hesap çıkarıp pos makinesini önüme uzattı. "Haydaaa 3 pizza 20 kron yazıyor ama" dedim. Durumu anlattı. Oradaki "3" menü numarası imiş. Yani Menü 3'deki pizza ve içecek toplam 20 kron anlamında. Jeton düştü. Fontları da aynı, rengi de aynı olunca karışıklığa neden oluyor haliyle. Biraz da benim yorgunluğumdan olsa gerek. Beni punduna getiren dayının da etkisi var. Yordun beni dayı. Madem pizzalar fırında, ben en iyisi ödeyip alayım hepsini diye düşündüm. Akşam yerim artık ne yapayım. Eleman "Tamam hiç sorun değil" diyerek pizza tercihimi sordu. Ben de dönerliyi gösterdim. Tek pizzalı menüyü koydu önüme. Diğer pizzalar da poşetinden çıktığına göre kendisi yer herhalde. Neyşe işte olay yanlış anlamadan kaynaklansa da "Lan şimdi adama da ayıp oldu" diye düşünerek yine saçma sapan bir şeyler aldım çıkarken. Pizzanın tadı da nanay bu arada. Memleketi bulaştırmasaydım keşke pizza tercih ederken. İsveç'te döner senin neyine.

Yemek yerken bir yandan da kalacak yer bakmaya karar verdim. İsveç'in her yerinde olduğu gibi burada da haritayı açınca ortalık yemyeşil. Hiç fikrin yoksa bulduğun çimene çadırı kurup merinos gibi yayıl. Şu memlekette koyun olmak isterim. Bizdeki koyunlardan değil ama "4 ayaklı koyun". Couchsurfing'e bakıp sanırım bi 40-50 kişiye yazdım. O yarım saat içinde bir cevap gelmeyince -ki normal olan da o- Booking'den ucuz yer bulabilir miyim diye düşündüm. 5 gündür bisikletin üzerindeyim ve yumuşak yatak derdinde de değilim ama güzel bir duş yapsam iyi olacak artık. Motala Ström'ün berrak sularında çimme imkanı bulmama rağmen bu fasiliteyi gerçekleştirmediğim için daha insani yollarla temizlenmem lazım. Ucuz yer yoksa da o kadar para veremem. Islak mendillerle dağın başında duş almış adamım ben. Terdir kokar, temizlersin geçer.

Booking'de diğerlerine göre biraz şehir dışında güzel bir hostel gözüme çarptı. İsmi "Huset mitt i byn". Ben bu ismini her seferinde unuttuğum hosteli tur anılarımda "Hüsamettinlerde kaldım" şeklinde anlatabiliyorum en fazla. Anlamı tam olarak "Köyün ortasındaki ev" olarak geçiyor. Biraz uzak sayılabilir. "Hmm zaten köy dediğin uzak olur" mantığıyla düşünerek 25 km yol yapmam lazım. Jönköping'in girişindeyim ve tahminen 1 saatten biraz fazla sürede orada olacağımı düşünüyorum. "Köyün ortasındaki ev" o zamanın Türk Lirası ile 120 TL'ye denk geliyor. İsveç şartlarına göre ucuz, tur bisikletçisi şartlarına göre pahalı olsa da tur boyunca bütçeyi oldukça alt limitlerde tuttuğumu söylemeliyim. Kısıtlı para harcama seansından çıkıp kendimi şımartmak için fırsat bu fırsat. Hostele rezervasyonu yaptım, karnımı doyurdum ve kasadaki arkadaşla vedalaştık. Bu arada şimdi baktm da tek gecelik fiyat 48 Euro diyor (293 TL). İsveç bizi kıskanıyor olabilir. Dışarı çıkıp navigasyondan hostelin rotasını ayarladım, bisiklete atladım ve köyün ortasındaki evin yolunu tuttum. Böylelikle tüm gün yaptığım güneye sürme durumuna devam ettim. Huskvarna'dan ayrıldıktan sonra her iki tarafında güzel evlerin bulunduğu hafif tırmanışlı yolu görünce bir anda keyfim daha da arttı. Gerçi o gün zaten keyifliydim ama İsveç'te bir yerlere tırmanmak pek mümkün değil. Çünkü arazi yapısı düz. 250 metrelerde kısa bir tırmanış olsa bile beni mutlu etti.

TURDA 393 KM - Mahalle bitti ve orman başladı. Rogbergavägen üzerindeyim. Bu sefer oldukça sık orman. Yola bakınca kısa-uzun "S" görebiliyorsunuz. Tam araba reklamı çekmelik yollardan. Yolun bitiminde otobanımsı bir yolla birleşen bir kavşak daha var uzaktan görebildiğim kadarı ile. 200-300 metre ilerde ise mtb ile giden bir kız. Bir süre kızın otobana çıkmayacağını bildiğim için onu takip ettim. İyi sürüyor yalnız. Arkasından yetiştim ve "Merhaba Burcu" dedim. Burcu da bana "Mrb iim cnm sen?" dedi. At çiftlikleri varmış bu ablanın. Babasının yanına gidiyormuş. Bir süre beraber sürerek lafladık. Yol ayrımına geldiğimizde "Ben ayrılmak istiyorum Altan" dedi. Gözlerimden bir damla yaş akarken her şey buraya kadarmış diye düşündüm. İlişkimizi bitirip kaderimin yazıldığı yollara sürdüm. O sağa dönüp yemyeşil otların arasından, ayaklarını vurdukça sarı tozları havalandıran beyaz yeleli atlarına küp şeker vermeye giderken gün batımında, ben ise yola devam ettim uçsuz bucaksız dümdüz İsveç yollarında. Buradan genç turculara tavsiyem "Beni örnek almayın" olacak. Çünkü salak gibi yol ayrımından sonra 2 km boşuna sürmüşüm. Geri döndüm ve çiftlik yoluna girdim ablanın girdiği gibi. Ve Rogbergasjön'ün kıyısından hostelime doğru devam ettim.

"Rogbergavagebilmemne falan ne diyosun abi sen?" dediğinizi duyar gibiyim. Böyle uzun uzun kelimeler evet var ama girince alışıyorsun. Ücretsiz İsveççe kursu veriyorum bak aşağıda

Basitçe anlatmak gerekirse bazı özel adların sonuna bazı ekler getirerek işi çözmüşler. Kelime sonuna ekler gelse de İsveççe sondan eklemeli (Türkçe, Fince gibi) dillerden değil.

Rogbergavägen: Rogberga Yolu
Rogbergasjön: Rogberga Gölü
Rogbergasjö: Yerleşim Yeri
Rogbergagatan: Rogberga Sokağı
Rogbergaskolan: Rogberga Okulu
Rogbergagärden: Rogberga Bahçesi
Rogbergaparken: Rogberga Parkı

Yukarda açıklamasını yaptık ama şimdi de cümle içinde kullanalım. Ormandır, göldür izleye izleye Lovsjövägen'e (Lovsjö Yolu) çıktım ve sağıma Odensjö'yü soluma da Barnarpssjön'ü (Barnarp Gölü) alarak artık hostele yaklaştığımı hissettim. Barnarp'ın da içinden geçtikten sonra etrafa bakınıp otele, hostele benzeyen bir yerler görebilmek adına iyice yavaşladım. Daha önce de belirttim. İsveç'te tabelaları görebilmeniz için elf gözlerine sahip olmanız gerekiyor. Navigasyon olmasa kesinlikle basıp geçerdim hostelin önünden. Geldiğimde dahi gerçekten aradığım yerin burası olup olmadığı konusunda tereddüte düştüm. Hostelin karşısındaki terk edilmiş, amerikanvari retro benzinliği de görünce artık emin oldum.

TURDA 410. KM

Ve Köyün Ortasındaki Ev'deyim. Nam-ı diğer "Huset Mitt I Byn"

Ana binayı dönüp bisikleti park ettim. Öncelikle kafanızdaki sıkış tepiş yataklarla döşenmiş, asker yatakhanesinden hallice hostel görüntüsünü unutun. Burası bir ana bina ve bir müstakil binadan oluşuyor fakat ana binayı konaklama açısından hesaba katmayın. Orada hostelin sahipleri kalıyor. Etrafa bakınmaya başladım, ortalıkta kimse yok. Hem ufak yerin, hem de ana binanın zilini çaldım, bu sefer de açan yok. Aklımdan "Nasıl ya, hostel kapalı mı şimdi? Bu kadar yolu boşuna mı geldim?" diye düşünürken kapının kolunu indirip ana binaya girdim artık. Tanımadığım birilerinin evine sıçtıktan sonra çok da sorun değil artık. Bina derken bildiğin iki katlı ev burası. İçerde "Haayyy, enibadi hiiıırr" diye bağırıyorum artık. Tahta merdivenlerden üst kata çıktım. Sadece kendi ayak seslerimi duyuyorum. Zaten güneş battı batıyor. Ev karanlık. Şöminenin önünde iskemleye oturmuş biriyle karşılaşmam ve topuklayıp kaçmam gerekiyor artık. İş oralara doğru gidiyor. Orada da bir iki seslendikten sonra Andrea çıkageldi. Hele şükür insan görebildim. "Ben Booking'den rezervasyon bla bla..." dedikten sonra evet kaydınız gözüküyor dedi. Andrea'ya çok yorgun olduğumdan falan bahsettim. Andrea da bana "Sana bir içki ısmarlayay..." pardon baştan alıyorum. Andrea da bana "Önce mangırları görelim" dedi. İsveç böyle gençler. Önce fiş, sonra alışveriş. Yani aslında tam benim kafa. "Şu aşamayı geçelim, herkes işine baksın" mantığı. Ödemeyi yapmak için kartı çıkardım ama slip okumuyor. Yine klasik sorun. Bilsem sırf şu problemi aşmak için turdan önce çipli kart çıkartırdım ya... Hesap kartıyla aciz duruma düştüm ya ne diyeyim. Bir kısmını euro bir kısmını da kron olarak ödedim ve kron olarak para üstünü aldım. Ödeshög'de bankamatikten çektiğim para işte şimdi işe yaradı. Katı kurallar ülkesinde büyük bir sorunu atlattım diyebilirim. Yoksa sokmaz beni o eve.

Kalbimin çiçeği parayı cukkalayınca yüzü gülmeye başladı. O ana kadarki somurtkanlık bir anda dağıldı. Dağın başındaki hostele benden başka kimse gitmeyeceğinden resmi tatil ilan edebilirler o günü. Keşke terk etmeden önce duvara "Altan buradaydı" yazsaydım. Çenesi de açıldı. Müzik duyan muhabbet kuşu gibi konuşmaya başladı. Tabii bizde o aralar bombadır, terördür derken ülke karışmış vaziyette. Bu abla da ülkenin başındaki malum zatın ismini söyleyerek başladı saydırmaya. Ben de ne dediyse "he he" diye onayladım. "Siz yanlış biliyonuz, her şey yolunda" mı diyeyim? Sonra "Gel sana banyoyu göstereyim" dedi. "N'oluyo lan, ne banyosu?" derken banyonun ana binada olduğunu anladım. Haydaaaa banyo yapmak için buraya mı geliyoruz? "Tamam ben şu eşyaları bir kalacağım yere atayım, sonra gelirim" diyerek malikhaneme çekildim.

Gecekonduma girer girmez gözüme çarptı kurallar. Çeviriyorum;

Ev kuralları
Burası her ne kadar ufak çaplı bir ev olsa da hostel standartları geçerlidir.

Ayrılırken:
- Oda, mutfak ve salona bal dök yala.
- Tenceredir, tavadır ayna gibi parlat.
- Lavabo, masa cillop gibi bırak.

Biz İsveçliler artıklarımızı geri dönüşüme gönderiyoruz. Geri dönüşüm kutusu lavabonun altında. Respect falan diye emir kipi var. Burayı yazmayayım en iyisi.

Bulduğun gibi bırak.

Saygılarımla
Adolf Hitler

Duş yapmak için akşam 18-21 arası bize gel.

Ana binaya gel, sola dön, yukarı çık, 6'ya bas. Bakalım kahramanımız Hügo, ailesini Cadı Sila'nın mağarasından kurtarabilecek mi?

Henüz tam hava kararmamışken şirin gecekondumdaki işlerimi halledip komşuya duş yapmaya koyuldum. Sanırsın yaz vakti havlu terlik plaja gidiyorum. "Abla ben geldim bak, banyoya giriyorum" diye de uyardım baştan. Başka bir ailenin banyosunda duş alıyorum. Birilerinin tuvaletine giriyorum falan. Ne güzel...

Duştan hafifleyip çıktıktan sonra kahvaltı saatini sordum. Kahvaltıyı işaretlemediğimi ve bu durumda bana kahvaltı veremeyeceğini söyledi. "E tamam şimdi belirtiyorum o zaman" dedim. Daha önce haber vermem gerektiğini söyledi. Abi şimdi sinirimi bozmak istemiyorum ama böyle memleket gezmeleri yaparken genelde karşılaştırma sonucunda ülkemi yeren bir insan olarak bu konuda zerre laf söyletmem. Bizde ne olursa olsun aç adam gönderilmez. Kuralmış. Yerim o kuralı. Kuru ekmek ver de kemireyim en azından. Hiç mi aç kalmadınız ya? Etrafta da markete benzer bir şey yok. Bisikletimi sürüp duşumu almışım ama söz konusu açlık olunca yer yurt bilsem çıkıp bir şeyler alacağım. Tam merdivenlerden inmişken tekrar yukarı çıktım ve o sihirli soruyu sordum. "Bira var mı?" İşte o an her şey değişti. Dolaptan buz gibi 4 bira kaptım. Hostel ücretinden artanları çıkarıp "Al dedim şunlar da biraların parası" ve sonrasında tekrar tek odalı binama, huzurevime çekildim. Biraları Systembolaget fiyatından verdiği için müteşekkirim. Benim evin -artık benim ev oldu- mutfağında bulunan elmaların hepsini de yedim. Birkaç da meyve çayı vardı. Onları da içtim. Baktım çantada bir tane çikolata kalmış, onu da hallettim. Hafiften mideme bir şeyler girdi neyse ki. Artık sabaha kadar tokum. Evin konforu ve biralar açlık hissimi unutturdu.

Öncelikle Åbro Bryggeri Pale Ale'i açtım. Sonra da Ølfabrikken Pale Ale. Ale en sevdiğim bira türlerinden birisidir. Şu aralar evde kendi biralarımı yaptığımdan bahsetmiştim. Kovada mayalanma aşamasında henüz. Kısmetse 1.5 ay sonra 46 şişelik Smugglers Special Ale'e sahip olacağım. O arada internete girip neler olup bittiğine bakayım, Facebook sayfasına iki üç bir şeyler yazayım diyerek wirelessa bağlandım. Modem de banyo gibi ana binada. Kopup duran internetle uğraşmak gibi lanet bir durum yok. Ne mi yaptım? Masayı, sandalyeyi alıp kapının eşiğine dayadım. Yani yaklaşabildiğim maksimum yere kadar. Bir şekilde internete bağlanıp işimi gördüm. Kapı çalsa "Abla bi saniye" deyip bir dakikada falan açabilirim anca. Yattığım yerden keyif yaparak internete girmek varken tahta sandalye üzerinde eciş bücüş bir şekilde telefon kurcalamak çok sinir bozucu.

Masa ve sandalyeyi tekrar yerine alıp son biramı da fotoğraftaki huzur ortamında içip uyuşan parmaklarımı kremledim. Parmaklar iyice hissizleşmiş. Son birayı çok beğendim. Güzel! "Mariestads Export". Yavaştan yarınki planımı da yapıp yattım, uyudum. Çünkü yarın önemli gün. İsveç'ın batı kıyısına, Danimarka'nın karşısına dikilmek için tren macerasına hazır olmam lazım.

4. biraya ne mi oldu? Sabah kahvaltım o benim...

altandemircan kullanıcısının resmi

Altan Demircan

Ukrayna ✔ İskandinavya ✔ Balkanlar ✔

Henüz yorum yok

Bir yorum bırak